<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/platform.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar/35206549?origin\x3dhttp://sdpbursa.blogspot.com', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

devrimin partisi

Cuma, Eylül 29, 2006

Birinci Kongre Kararları

Sosyalist Demokrasi Partisi Birinci Olağan Kongre Kararları
8-9 Kasım 2003


I. Ekİm Devrİmİ’nİn İdeallerİ Bugün Çok Daha Canlı ve Esİn Verİcİdİr

1. 1917 Ekim devrimi, insanlığın önüne yepyeni bir çağ, kapitalizmden sosyalizme ve komünizme geçiş çağını açtı. Emekçiler, ezilen halklar bu devrimle bugün ellerinden teker teker alınan nice kazanımlar elde etti. İnsanlığın sömürge sisteminden ve Nazi barbarlığından kurtulması, bu devrimin başlıca hizmetlerinden birisidir. Ekim devriminin zaferi Çin, Vietnam ve Küba devrimlerinin yolunu açtı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Ekim devriminin payı yadsınamaz.


2. Bir dizi nesnel ve öznel nedenler yüzünden, sosyalizm deneyiminde önemli bir deformasyon ortaya çıktı. Bunun başında sosyalist demokrasinin gerçekleşememesi, bürokratik yozlaşmanın güçlenmesi gelir.

3. Ekim devriminin zaferinin ilk gününden başlayan kapitalist kuşatma, iç savaş, sonra beklenen Alman devriminin yenilgisiyle değişen dış politik koşulların ardından Alman faşizminin saldırısı ve zaferin ardından ABD ve Britanya emperyalizminin başlattığı “soğuk savaş” iç olumsuz etkenlerle birleşti ve karşı devrimle sonuçlanarak, SSCB’nin dağılması koşullarını yarattı. Sovyet ve öteki Doğu Avrupa halkları, sosyalist demokrasi okulundan geçemeyişin bedelini, yeniden kapitalist sömürü, baskı sistemine direnmeden boyun eğerek ödediler.

4. Partimiz, işte bu saptamadan hareketle, “sosyalist demokrasi” kavramını, kendisine parti adı olarak benimsedi. SDP’ nin adı, sosyalizm deneyimi karşısında, eleştirel ve öz-eleştirel yaklaşımımızın simgesidir. SDP, sosyalist demokrasiyi, Türkiye’de demokrasi, insan hakları uğrundaki mücadele boyunca halkın demokrasi okulunda eğitilmesine katkıda bulunarak, partide emekçilerin, kadınların, gençlerin, dışlananların etkinliğini sürekli arttırarak, parti içi demokrasiyi aralıksız geliştirerek, farklı görüşlerin yan yana yaşamasının koşullarını olgunlaştırarak, azınlığın çoğunluk olma hakkını koşulsuz savunarak, yalnız parti üyelerinin değil, sosyalist demokrasiyi işçi sınıfının, emekçilerin yaşam tarzı haline getirmek yoluyla sosyalizme doğru hazırlanmaktadır.

5. Ekim devriminin idealleri bugün her zamankinden daha çok canlıdır, esin vericidir ve insanlığın yazgısı için biricik umut kaynağıdır. İnsanlık, Ekim devrimiyle kurulan SSCB’nin ve öteki Doğu Avrupa ülkelerinin dağılmasından sonra, yitirdiklerinin bilincine kısa zamanda ve çok acı deneylerle varıyor. Dünya çapında yaratılan yaklaşık askeri stratejik dengenin ortadan kalkmasından sonra, dünya çapında rakipsiz askeri güç haline gelen ABD, bir zamanlar kendisine şu ya da bu şekilde direnen bütün devletleri ve halkları silah zoruyla egemenliği altına alıyor. Alternatifsiz bırakılan halklar dünya kapitalizminin yağması altında görülmedik bir sefalete itiliyor. Afrika kıtası açlık ve salgın hastalıklar yüzünden can çekişiyor. Kapitalizmin elinde her şeyden önce teknoloji, tüm üretici güçlerin doğal gelişmesini çarpıtıyor, onun gelişmesi tıpkı büyüyen bir kanser uru gibi ekolojik ölümümüzü yakınlaştırıyor. Kapitalizm insanlığı bir uygarlık krizine sürükledi. Şimdi önümüzde ya barbarlık ya da sosyalizm ikilemi duruyor.

6. Tarihin tekerleği insanlığı kendiliğinden sosyalizme götürmeyecek. Bu yol ayrımında tarihin lokomotifinde dümeni kimin ele alacağı, hegemonyayı kimin elinde tutacağı ve bunlar için toplumsal iradeyi kimin örgütleyeceği insanlığın barbarlığa mı, sosyalizme mi yöneleceğini belirleyecek. Günümüzde öznel etkenin rolü büsbütün artmıştır.

7. Dünya işçi sınıfı ve sosyalist hareketi uğranılan yenilginin sonuçlarını ortadan bütünüyle kaldırmak ve yeniden ileriye doğru büyük bir atılım yapmaktan henüz uzakta bulunuyor. Neo-liberal saldırı sendikal harekette önemli gerilemelere yol açtı, komünist ve devrimci partilerin kitlesel gücünde büyük düşüşler yaşandı. “Elveda proletarya”, “Tarihin Sonu” türünden sözde teorilerin yarattığı bilinç bulanıklığı, post- modern akımların etkisinde ortaya çıkan anti marksist akımlar sınıf mücadelesi saflarında bozucu etkiler yarattı.

8. Uluslar arası işçi sınıfı, yeniden sınıf mücadelesini keskinleştiriyor. Geçtiğimiz haftalarda İtalyan ve Yunan işçileri emekçileri emeklilik haklarına yönelik saldırıya karşı genel greve gitti. ABD emperyalizminin işgal ettiği Afganistan ve Irak’ta direniş güçleniyor. Küresel sermayenin sömürüsüne karşı güçlü kapitalist-küresel karşıtı atılım, giderek savaş karşıtı kitlesel bir harekete dönüşerek genişliyor. Erkek egemen topluma karşı kadın mücadelesi ve ekolojik felakete karşı hareketler dünya ölçeğindeki sınıf mücadelesinin tamamlayıcı parçaları olarak rol oynuyor. Bütün bu güçleri tek bir enternasyonal mücadele kanalında birleştirmek günümüzün temel meselesidir. Bugün de böyle bir uluslar arası gücün oluşturulması, uluslar arası sosyalist, komünist hareketin enternasyonalist birliğine bağlıdır.

9. İşçi sınıfının bileşimindeki yenilikleri, çağımızın önümüze sürdüğü yeni sorunları Marks, Engels ve Lenin tarafından kurulup geliştirilen teori dışında çözümleme çabaları başarısızlığa uğramaktadır. Bugün de bütün bu sorunlar, bilimsel tüm kazanımları ve kültürel tüm zenginlikleri benimseyen ve sınıf mücadelesinin dünya ölçeğindeki deneyini genelleştiren ve insanlığın kurtuluş umudunu canlı tutan yaratıcı marksizmin teori ve yöntemleri ışığında çözülebilir.

II. Emperyalİzm: Halkların Düşmanı

1. Sosyalist Demokrasi Partisi, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgalini ve İran, Suriye ve Orta Doğu, Kafkasya ile ilgili planlarını, halkları yoksul, kaynakları zengin coğrafyaları adeta sömürgeleştiren, dünya barışını tehdit eden emperyalist saldırganlık olarak mahkum eder. Sosyalist Demokrasi Partisi, Afganistan ve Irak başta olmak üzere, Amerikan işgal güçlerinin varoldukları her yerden kayıtsız şartsız çekilmesini talep eder.

2. ABD saldırganlığının amacı, söz konusu bölgelerdeki enerji kaynaklarını denetim altına almak ve rakipsiz askeri gücüne ve nükleer silah sistemlerindeki üstünlüğüne dayanarak, dünya kapitalist pazarında kendisine rakip emperyalist merkezler ve bu arada Çin Halk Cumhuriyeti üstünde hegemonya sağlamaktır. Geçmişte devrimci süreçleri ve ulusal kurtuluş savaşlarını bastırmak amacıyla ortaya atılan “ önleyici karşı devrim “ konseptinin yerini alan “ önleyici vuruş doktrini “ işte bu politikanın adıdır. ABD emperyalizmi bu doktrinin saldırgan özünü gizleyebilmek için “ uluslar arası terörizm “ ile, “ nükleer, kimyasal, biyolojik silahların “ yaygınlaşmasıyla, “ insan hakları ihlalleriyle “ mücadele kisvesine bürünüyor. Gerçekte o , en büyük terörist devlettir, en büyük nükleer güçtür ve insan haklarının sahte savunucusu ve düşmanıdır. 11 Eylül İkiz Kuleler ve Pentagon’ a saldırı ABD’ nin yeni saldırgan siyasetinin nedeni değil yalnızca bahanesidir.

3. Bu somut olgular ve onlara temel oluşturan “ kapitalist küreselleşme “ sürecinin bütün özellikleri ve dünya çapında yarattığı bütün sonuçlar, burjuva ve “ sol “ liberal propagandanın aksine, vaktiyle Lenin tarafından formüle edilen “ Emperyalizm “ teorisini bütün temel içeriği bakımından doğrulamıştır. Üretimin olağanüstü yoğunlaşmasının ürünü olan tekelleşme sonucu kapitalist ekonominin belli başlı sektörlerinde üretimin ve ticaretin çok büyük bir kısmı sınırlı sayıda çok uluslu tekelin elinde toplanmıştır. Özellikle 21. Yüzyılın başı bu gelişmenin baş döndürücü hızına tanıklık yapmaktadır. Günümüzde 200 büyük şirket bütün dünya ekonomik faaliyetinin dörtte birinden fazlasını kontrol ediyor. Öte yandan ABD’ nin küresel yeni dünya düzeni ülkeler arasındaki ve her bir ülke içindeki eşitsizliği alabildiğine derinleştirdi. Dünya’ nın en zengin yüzde 20 ile, en yoksul yüzde 20’ si arasındaki oran, 1960’ da bir bölü otuzdu. Bu oran 1999’da bir bölü atmışa ve 2000 yılında ise bir bölü yetmiş beşe yükselmiştir. Kapitalist asalaklık büyüyor. Mali sermayenin gücü olağanüstü arttı. Modern tefecilik bir avuç kapitalist ülke dışında bütün ülkeleri borç batağına batırdı. Ülkelerin dış borçları ödenemez boyutlara geldi. Bu durum dünya finans sistemini de tehdit ediyor. İMF, DB ve DTÖ gibi kuruluşlar emperyalist sömürünün haciz memurlarıdır. Emperyalizm dün olduğu gibi bugün de tekelci kapitalizmdir; günümüzün en önemli olgusu, SSCB’ nin dağılmasından sonra yeni bir emperyalist paylaşım kavgasının hızlanması ve bunun da bölgesel savaşları, eğer emperyalist merkezlerde ve emperyalizmin işbirlikçisi ülkelerde emekçiler ve ezilenler onları durduramazsa kaçınılmaz kılmasıdır.

4. Savaşların doğrudan emperyalist merkezler arasında değil, ABD emperyalizminin savunmasız halkların ülkelerine karşı yöneltilmesi, emperyalist paylaşımın bugünkü özelliğidir. Öteki emperyalist ülkeler bu “ eşitsiz “ paylaşım karşısında kendi aralarında entegrasyon sürecini güçlendirerek, dolaylı yollara başvurarak paylaşımdan pay almaya çalışacaktır. ABD askeri bütçesinin aralarında Rusya ve Çin’in de bulunduğu ilk 20 ülkenin toplam harcamalarından yaklaşık iki kat fazla olduğu gerçeği, geçmişten farklı olarak iki emperyalist kamp arasında stratejik bir askeri dengenin olmadığını ve bu koşullarda ortaya çıkan çelişkilerden, halkların barış için yararlanmasını geçmişe göre zorlaştırdığını gösteriyor. SDP, o nedenle emperyalizmin karşısındaki asıl gücün uluslar arası işçi sınıfı, dünya emekçileri, ezilen halklar, yani kapitalist-küreselleşme ve savaş karşıtı güçler olduğunu vurgular. Bu güçlerin dünya çapında eşgüdümlü dayanışması, emperyalist saldırganlığa karşı en büyük güçtür.

5. Yukarıdaki olgu, aynı zamanda, ABD emperyalizminin saldırganlığını ve bölgesel savaşları önlemekte, örneğin 1. Dünya savaşı sonrasında iki emperyalist kamp arasındakine benzer bir “ emperyalist barış “ alternatifinin bugün için zayıflaması, yani barışı “ehveni şer” bir emperyalizmden beklemenin gerçekçi olmaktan bugün için çıkması, sınıf dışı barış hareketlerinin giderek sınıfsal karakter kazandığını ve anti-emperyalist mücadelenin asıl alternatif haline geldiğini gösteriyor. Bölgesel savaşlardan dünya barışına geçiş mücadelesi, devrimci gelişmelerin ve sosyalizmin yolunu açacaktır. Bundan 90 yıl önce dile getirilen “Emperyalizm, dünya devriminin arifesidir. ” sözleri, bugün, yeni bir düzlemde, giderek daha güncel bir anlam kazanıyor.

6. SDP, hiç kuşkusuz günümüz kapitalizmini, emperyalizmin bugüne özgü yeni özelliklerini, kapitalist küreselleşmenin karmaşık ve çelişkili mekanizmalarını bilimsel yöntemle inceleyecek, bu amaçla teorik, akademik sempozyumlar düzenleyecektir.

7. SDP, emperyalizme ve bugün özellikle ABD emperyalizmine karşı mücadeleyi temel politik görevi olarak görür ve kendisini ABD’ye, destekçilerine, yerel işbirlikçilerine karşı mücadele eden dünya çapındaki güçlerin bir parçası sayar. Bu temelde halen Irak’ta ABD işgaline karşı sürdürülen direnişi desteklediğini, partimizin Birinci Olağan Kongresi dolayısıyla açıkça ilan eder.

8. SDP, anti-emperyalist mücadeleyi 1920’lerden, Mustafa Suphilerden, MDD hareketine, Denizlere, Mahirlere ve nihayet günümüze kadar şanlı devrimci geleneğimiz görür, gerekçesi ne olursa olsun emperyalist güçlerle işbirliğine dayanan hiçbir politik tavra ya da tereddüde ortak olmaz. SDP, solun ve demokratik güçlerin birliğinin sağlanmasının yolunun geniş bir bakışla ve devrimci samimiyetle, Kürdü, Türkü ve her milliyetten Türkiye devrimcileriyle omuz omuza anti emperyalist mücadeleyi yükseltmekten geçtiğine inancını ilan eder.

III. Amerİkan İşgalİnde Güney Kürdİstan

1. SDP, Irak’ta yaşayan Kürt ulusunun kendi kaderini özgürce belirleme ve ayrı devlet kurma hakkını koşulsuz benimsediğini bir kere daha açıklar ve Hükümetin ve militarist çevrelerin bu hakkı sınırlamak ve yok etmek amaçlı politikasını mahkum eder. Türk Silahlı Kuvvetleri Güney Kürdistan’daki tüm güçlerini geri çekmelidir.

2. Federe Kürt Devleti’nin kurulmasını “savaş ilanı” sayacağını açıklayan Türkiye’nin ve Kürt katliamı yapan Irak BAAS rejiminin karşısında, ABD ile işbirliği yapan Kürt liderlikleri, ABD emperyalist işgal güçleriyle de işbirliğine sürüklenmiştir. Türkiye sosyalistlerinin birinci görevi, kardeş Irak Kürt halkını böyle bir durumla yüz yüze getiren Türkiye’deki militarist güçlerin tehditlerini boşa çıkartmak, Türkiye’yi Irak Kürt halkının güvenilir bir dostu düzeyine yükseltmektir. Hiç kuşkusuz, Hükümetin ve militarist çevrelerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki Kürt halkına karşı yürüttüğü inkar ve imha politikası yenilmeden, Irak Kürtleri kendilerini hiçbir zaman güvende hissetmeyeceklerdir.

3. Elbette, SDP, emperyalizmin uluslara özgürlük getirmeyeceğinin bilincindedir. Güney Kürdistan federe devletinin ABD emperyalizminin egemenliğinde olması yalnız tüm Kürt halkı için değil, bölge barışı için de büyük bir tehdittir.

4. SDP, Kuzey Irak’taki liderliğin işbirlikçi siyasetini Türkiye’ de Kürt ulusal topluluğunun belli bir kesimi üstünde olumsuz etkilerine karşı Kürt devrimcilerinin mücadelesini desteklemektedir. Var olan durum sürdükçe, Türkiye, Kürt sorununu imha ve inkar yoluyla çözmekten vazgeçmedikçe, ABD emperyalizmi Kürt sorununu da, Güney Kürdistan’daki oluşumu da Türkiye’deki demokratik gelişmelere ve bölge ülkelerine karşı bir koz olarak kullanmaya devam edecektir.

5. Irak’ın işgali, işgalcilerin iradesi dışında savaş karşıtı güçler için mücadele olanakları da yaratmıştır. Türkiye’ de demokrasiden ve bağımsızlıktan yana dindar kesimden aydınlar ile sosyalistler arasında diyalogun kurulması bunun bir kanıtıdır. Bu, Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana ilk kez olmaktadır.

6. Öte yandan, işgalcilerin iradesi dışında Kuzey Irak’taki oluşumda da, demokratik güçler için bazı mücadele olanakları ortaya çıkmıştır. Bunlara sırt çevrilemez. Kuzey Irak oluşumu Kürt sorunu için elbette ki çözüm değildir. SDP çok zor durumda olan Kürtlerin kaderinin söz konusu olduğunun bilincinde olarak, tarihe ve devrimci kimliğe sadık kalındıkça, bu yoldaki girişimleri anlayışla karşılayacaktır.

7. SDP, Türkiye’nin güneye müdahalesini durdurma mücadelesi temelinde Amerikan ordusunun Güney Kürdistan’daki işgaline son vermek ve böylece Kürt halkını kendi emperyalist çıkarlarına alet etme planlarını boşa çıkarmak için yürütülen mücadeleyi Güney Kürtleriyle ve tüm Kürt ulusuyla dayanışmanın zorunlu koşulu sayar. Eğer Türkiye’deki, İran’daki, Suriye’deki anti-emperyalist güçler kendi ülkelerindeki militarist güçlerin Güney Kürdistan’ı tehdit etmesini imkansız kılabilirlerse, ABD’nin Güney Kürdistan üzerinde “koruyuculuk” maskesi düşecek ve Kürt işbirlikçi çevrelerinin Amerikancı politikalarının temeli kalmayacaktır.

8. Parti’nin görevi bütün parçalardaki Kürt hareketinin birliğini ve bulundukları ülkedeki Türk-Arap-Acem halklarıyla ittifakını, Güney Kürdistan’daki anti-emperyalist Kürt güçlerini, Kürt halkının saflarında ilkel milliyetçiliğe ve onun emperyalizme teslimiyet çizgisine karşı mücadele eden Türkiye’deki Kürt Hareketini desteklemektir.

9. SDP, halkların kardeşliğini gözeten demokratik bir Irak için, Irak halklarının işgale karşı sürdürecekleri her türlü mücadeleyi meşru görür ve onların kendi kaderini özgürce tayin edebilme hakkını destekler.

IV. Fİlİstİn: Can Verdİğİmİz Toprak

1. SDP, Siyonist İsrail’in Filistin halkına karşı, insanlığın gözü önünde yürüttüğü jenoside varan saldırılarını, büyük bir öfkeyle mahkum eder. Siyonistler, Amerikan emperyalizminin koruyucu şemsiyesi altında, işgal ettikleri toprakların gerçek sahiplerini haritadan silmek ve tüm Ortadoğu’nun efendisi olmak için gözü dönmüş militarist bir politikayı, nükleer silah tehdidiyle Arap halklarına dayatmak istiyor.

2. Sharon hükümeti ABD emperyalizminin desteklediği terörist bir hükümettir. Bir zamanlar Nazizmin işlediği suçların bedeli olarak, üstelik SSCB’nin karşı koymasına rağmen parçalanan Almanya’nın başkenti Berlin’deki sınır duvarının yıkılışını alkışlayanlar, şimdi Siyonistlerin Filistin halkını beton duvarlar arasında hapsetmesine destek veriyorlar. SDP Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ı tecrit etme, sürgüne gönderme, hatta ortadan kaldırma planlarını, haydutça planlar olarak mahkum eder. Filistin sorunu, İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi, Filistin Devleti’nin kurulması ve koşulsuz tanınması yoluyla çözülmeden Orta Doğu’da barış gerçekleşemez. SDP, Filistin topraklarında müslüman, yahudi ve hıristiyan dinlerinin barış içinde yaşamasının önündeki en büyük engelin, İsrail siyonizmi ve ABD emperyalizmi olduğunu ilan eder.

3. SDP, Filistin halkının haklı davasını desteklerken, anti-semitizmin her türüne karşı çıkar. Nazi Toplama Kampları’nda yok edilen milyonlarca Yahudi’nin anıları önünde bir kere daha saygıyla eğilir. Bu trajik tarihi unutmayan İsrail’ li savaş karşıtlarıyla, özellikle kara ve hava kuvvetlerinde “ vicdani ret ”de bulunan asker ve subaylarla dayanışmasını dile getirir.

4. SDP, Filistin halkının yürüttüğü intifadayı selamlıyor. Filistin halkı, geçtiğimiz on yıllar boyunca Türk ve Kürt devrimcileriyle, yüz yüze olduğu zorluklara bakmaksızın güçlü bir dayanışma gösterdi. Partimizin ve öteki devrimci partilerin saflarındaki bir çok yoldaş Filistin’de bu dayanışmadan yararlandı. Ve Türk ve Kürt bir çok devrimci, Filistin’ in özgürlük savaşçılarıyla omuz omuza Siyonizme karşı savaştı ve pek çoğu Filistin topraklarında can verdi. Filistin davası, SDP’ nin ve tüm Türkiye devrimci güçlerinin öz davasıdır.

5. SDP, Türkiye ile İsrail arasındaki, sosyalist sola, Kürt Özgürlük Hareketine ve Arap ve İran halklarına karşı yapılmış bütün gizli anlaşmaların açıklanması ve iptal edilmesi ve Türk-İsrail stratejik ittifakının sona erdirilmesi için mücadele edecektir.

V. Kıbrıs: Önce İşgalİn Sona Ermesİ

1. İki toplumlu, toprağı bütün, egemen Kıbrıs Cumhuriyeti Kıbrıs’ı NATO’nun sabit uçak gemisi haline getirmek isteyen Amerikan ve İngiliz emperyalizminin planları doğrultusunda istikrarsızlaştırıldı, sonuçta Yunan ve Türk militarizmi tarafından, önce faşist Rum darbesi, ardından Türk askeri işgali ile parçalandı. Bu parçalanmada Kıbrıslı Türk ve Rum halklarının suçu yoktur. Rum ve Türk sosyalistleri ve devrimcileri her zaman adadaki iki halkın barış içinde yaşamasını savundular. Her iki taraf bu uğurda çok bedel ödediler. Şimdi ise, Demokrat Parti hükümetlerinden bu yana gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin Kıbrıs politikası iflas etti.

2. SDP, bu tarihsel gerçekliği Kıbrıs sorununun çözümünde temel çıkış noktası saymaktadır. Tarihsel gerçeklik, Kıbrıs sorununa hiçbir yabancı devletin müdahalesiyle çözüm getirilemeyeceğini kesin olarak kanıtlamaktadır. Adanın yazgısını Kıbrıslı Türk ve Rumların özgür iradeleriyle belirlemeleri dışında hiçbir çözüm söz konusu olamaz. SDP, Kıbrıs’ta iki halkın özgür birliğini savunmaktadır.

3. Yakında yapılacak olan Kuzey Kıbrıs seçimlerine Ankara’nın ve adadaki askeri güçlerin hiçbir şekilde müdahale etmemesi, “derin devlet”in güdümündeki Denktaş ve grubunun seçimlerin meşruiyetine gölge düşürmemesi ve sonuçlarına katlanması SDP’nin talebidir. SDP seçimlere militarist müdahaleyi engellemek için demokrasi güçlerini eyleme çağırır.

4. SDP, Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri varlığının sona erdirilmesini talep eder. Türkiye’den gönderilen ve aralarında örgütlü faşist unsurların bulunduğu göçmenlerle, adanın demografik yapısını değiştirme siyaseti son bulmalıdır. Adaya işgücünü satmak için değil, ama Kuzey Kıbrıs’ın demografik yapısını değiştirmek ve adada yarı-militarist odaklar yaratmak amacıyla özel görevli olarak gönderilenlerin Kıbrıs yurttaşlığı geçerli sayılmamalıdır.

5. Hükümetin ve militarist çevrelerin, Kıbrıs’ı Avrupa Birliği’ne üyelik amacıyla pazarlık konusu haline getirmesi kabul edilemez. Ada’daki işgalin kaldırılmasını, Türkiye’nin AB’yle üyelik müzakerelerine başlaması ön koşuluna bağlamak, bu gerçekleşmediği durumda, Kuzey Kıbrıs’ın ilhak edileceği anlamına gelmektedir. SDP toprak ilhakına karşıdır.

6. SDP, Kuzey Kıbrıs’taki Türk halkıyla tam bir dayanışma içindedir. SDP, Kıbrıslı Rumlarla da tam bir dayanışma içindedir.

7. Kıbrıs’ta yaklaşmakta olan seçimler vesilesiyle, Kıbrıs’ta işgale karşı çıkışı, Kıbrıs demokrasi güçleriyle ortak kampanyalar şeklinde somut bir dayanışmaya kavuşturur. Bunu Emek, Barış, Demokrasi Bloğu’nun ve diğer demokrasi güçlerinin gündemine sokmaya çalışır. Kıbrıs’taki tüm yabancı askeri güçlerin çekilmesini savunur.

VI. Azerbaycan: Arka Bahçe?

1. SDP, SSCB’nin dağılmasından bu yana Türkiye’nin Nahçıvan ve Azerbaycan topraklarında, karanlık çevreler eliyle yürüttüğü nüfuz elde etme politikalarını mahkum eder. Askeri darbe tertipçiliğine kadar varan bu politika kardeş Azerbaycan halkıyla Türkiye arasındaki güven ilişkilerini baltalıyor ve emperyalist ülkelerin Azerbaycan petrolüne ve doğal gazına el atmasının koşullarını yaratmaya katkıda bulunuyor. Türkiye’deki egemen güçler, Hitler ordularının Bakü petrollerini ele geçirmek için Stalingrad’a saldırdığı sırada da benzer bir politika izlediler. O zaman da Nazi zaferini bekleyen Türk faşistleri Azerbaycan üzerinde hayallere kapılmışlardı. Şimdi son Azerbaycan seçimleri sırasında da Türk faşistlerinin bu bölgede boy göstermesi rastlantı değildir.

2. SDP Ermenistan ile Azerbaycan arasında süre giden Dağlık Karabağ anlaşmazlığının ve işgal edilen Azerbaycan toprakları ile ilgili sorunların, iki devlet arasında, kimsenin karışması olmaksızın barışçıl görüşmeler yoluyla çözülmesinden yanadır.

3. SDP, Nahçıvan ve Azerbaycan’ı, kendi “arka bahçesi” sayan pan-Türkist ideolojiyle mücadele eder. Savaş karşıtlarını, gelecekte, bu çevrelerin Ermeni-Azeri çatışmasından yararlanarak Azerbaycan topraklarına asker gönderme ve Nahçıvan’la Azerbaycan’ı birbirinden ayıran Ermeni toprağında koridor açma planlarına karşı uyanık olmaya çağırır.

VII. Halk Karşıtı “Değİşİm”den, Demokratİk, Toplumsal, Devrİmcİ Değİşİme Geçİş ve Kesİntİsİz Devrİm Sürecİ

1. SDP’nin politik çizgisi, bugünkü halk karşıtı sözde “değişim” sürecini demokratik, toplumsal değişim sürecine dönüştürmek yoluyla devrime yaklaşmak ve özellikleri o andaki somut koşullar tarafından belirlenmiş bir dizi evreden geçecek olan perspektif bakımından anti-kapitalist kesintisiz devrim sonucunda işçi sınıfının, emekçilerin, Kürt yoksullarının iktidarını kurmak ve sosyalizme yönelmektir.

2. Türkiye, SSCB’nin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni dünya durumuna zorunlu olarak ayak uydurmaya çalışıyor. Tekelci sermaye ve bürokratik kast bir dizi “reform”dan oluşan halk karşıtı bir “değişim” yoluyla kendi egemenliğini korumak amacı taşıyor. Bu “değişim”in, kimi demokratik öğeler taşımakla birlikte özü bakımından gerici niteliği her şeyden önce işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve örgütsel haklarına karşı saldırıya geçmesi ve Kürt sorununu imha ve inkar yoluyla ortadan kaldırma politikasını sürdürüyor olmasında açığa çıkıyor. Ondandır ki, bu “değişim” ilerici, demokratik hükümetler eliyle değil, dün liberal-milliyetçi sol-faşist koalisyon, bugün de islami liberal hükümet eliyle uygulanıyor. Tüm emperyalist güçler bu yönelimi teşvik ediyor. Militarist çevrelerin bu “değişime ” kendi konumlarını koruma amaçlı kimi itirazları dışında destek vermesi de bu gerçeği doğruluyor.

3. Tekelci sermayenin ve devlet bürokrasisinin oluşturduğu kastın stratejik amacı, emperyalist merkezlerle işbirliği içinde bölgesel güç merkezi olmak, emperyalist hiyerarşide ve uluslar arası kapitalist işbölümünde elverişli bir konum elde etmek, Avrupa Birliği’ne üye olmaktır. Bu stratejinin ekonomik temeli tekelci sermaye egemenliği ve emperyalizme bağımlı ekonomik yapıdır. Egemen güçlerin bu stratejik amacı ya gerçekleşemez, ya da emekçilerin amansız sömürüsünün şiddet yoluyla güvence altına alınmasıyla, Kürt halkına karşı askeri saldırılarla ve bölge halklarına karşı bir dizi bölgesel savaş yoluyla uygulamaya konabilir. Bu somut olasılıklar kavranmadan, Türkiye’nin AB’ ye üye olmasıyla demokrasinin, refahın ve barışın kazanılacağı demagojisine karşı mücadele etmek olanaksızdır.

4. Yukarıdaki saptamalardan hareket eden SDP, bugünkü hükümetin uygulamaya koyduğu “ reformlar ı” desteklemenin, işçi ve emekçi çıkarlarıyla, Kürt halkının özgürlük amaçlarıyla bağdaşmadığını ilan eder. SDP, tekelci sermayenin ve militarist kliğin oluşturduğu oligarşik egemenliği koruma ve güçlendirme amacı taşıyan, halk karşıtı, barış karşıtı “ değişim ” sürecini, halktan yana, barıştan yana, demokratik, toplumsal değişim sürecine dönüştürmek için mücadele eder.

5. Bu amaçla SDP, hükümetin “ esnek üretim ” ve bir dizi emek karşıtı yasa ve uygulamalarıyla işçi sınıfına, kamu emekçilerine karşı giriştiği kapitalist saldırıyı püskürtmek için mücadele edecektir. SDP, hükümetin “ eve dönüş ” adı altında milyonlarca Kürt insanına “ onursuz barış-teslimiyet ” dayatmasını yenilgiye uğratmak için mücadele edecektir. SDP, hükümetin Irak işgaline ortak olma, ABD tekellerinin artıklarından pay kopartma politikasını ve Güney Kürdistan’daki Kürt halkının kendi yazgısını kendisinin belirleme hakkına karşı saldırgan politikasını yenik düşürmek için mücadele edecektir.

6. SDP, ekonomik alandaki kimi sözde iyileşmeleri, krizin yükünün bütünüyle emekçilerin sırtına yüklenmiş olduğunun en büyük kanıtı saymaktadır. Sermayeyi sevindiren bu iyileşmeler, emekçilerin yaşam koşullarındaki kötüleşmeyi durdurmak şöyle dursun, arttırmıştır. SDP, İMF tarafından dayatılan bu emekçi düşmanı politikaya karşı mücadele edecektir. SDP bu mücadelesini kapitalizmin sınırlarını zorlayan ekonomik, toplumsal haklı taleplerle, sermayeye karşı her alanda mücadele ile birleştirecektir.

7. SDP, Kürtlerin kolektif kimliğini inkar etmeye devam edebilmek için bireysel kimlik ve dillerinin tanınması yönünde atılan göstermelik adımların, Kürt sorununu çözmek amacıyla değil, tam tersine, Kürt ulusal hareketini tasfiye etme amacına bağlandığını saptar. Ne var ki, tarihsel bir dönem boyunca bu gibi sınırlı adımlara yanaşmayan devlet iktidar güçlerinin, bugün böyle adımlar atmasını, Kürt özgürlük mücadelesinin haklılığını kanıtladığını ilan eder. SDP, bu haklılıktan hareketle, kolektif kimliğin inkarına izin vermeden, bireysel kimlik ve dil hakları için mücadeleyi Kürtlerin ulusal eşitlik hakkı uğrundaki mücadeleyle birleştirir.

8. SDP, Irak’a asker gönderme konusundaki tereddütlerin, savaş karşıtı güçleri rehavete düşürmesini tehlikeli bir eğilim olarak görür ve Irak’a asker göndermeye karşı mücadeleyi, 28 Eylül tezkeresinin iptali ve tüm komşu devletlerle saldırmazlık anlaşmaları imzalanması uğrundaki taleplerle birleştirir.

9. Örgütlenme, gösteri ve düşünce özgürlüğü ile insan hakları ve işkencenin önlenmesi yönündeki nisbi demokratik adımların pratikte çiğneniyor olması, 12 Eylül artığı devlet aygıtının ve 15 yıl savaşı boyunca yaratılan çetelerin etkinliğini kanıtlamaktadır. SDP, demokratik özgürlükler ve insan hakları mücadelesini, devlet aygıtının savaş suçlularından, çetelerden ayıklanması ve 12 Eylülcü tüm kurum ve hukukun tasfiye edilmesi mücadelesiyle bağlayacaktır.

10. Bu mücadelede elde edilecek her kazanım, gerici “ değişim ” sürecinden, demokratik, toplumsal değişim sürecine geçişi, böylece anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-şövenist güçlerin devrime adım adım yaklaşması anlamına gelecektir. Egemen güçlerin stratejik yönelimini yenilgiye uğratmak, işçi sınıfının stratejik amacına yaklaşmak demektir.

11. SDP’nin bu sınıfsal çizgisinin karşısındaki tehlike, gerçek kutuplaşmayı çarpıtma girişimleridir. Gerçek kutuplaşmanın, “değişim” yanlıları ile “statüko”cular arasında olduğu yolundaki yaygın kanı böyle bir çarpıtma girişimidir. Bu görüş ekonomik, sosyal, politik ve kültürel süreçlerin derin analizine değil, ikincil politik olguların abartılmasına dayanmaktadır. Hiç kuşkusuz şimdiki haliyle varolan “değişim” sürecine direnen statükocu güçlerin varlığı da bir gerçektir. Sermayenin en talancı, en vurguncu, hortumcu kesimleri, mafya ve kirli savaşın yarattığı savaş suçluları, bunlarla içli dışlı olan ya da konumları sarsılan bürokratlar böyle bir direniş içindedirler. SDP, hiç kuşkusuz bunların toplumsal yaşamdan çıkarılması için de mücadele edecektir. Ne var ki, hükümetin “değişim” politikası “statükocu”ları kökten tasfiyeyi amaçlamıyor, onlarla uzlaşarak, onların bu “değişim”e intibak etmelerine fırsat tanıyarak yürütülüyor. SDP hükümetin uzlaşma ve intibak ettirme politikasına karşı da mücadele edecektir.

12. Halk karşıtı, militarist, kapitalist, emperyalizm yanlısı “ değişim ” politikası ile halktan, emekçiden, ezilenlerden yana demokratik, toplumsal değişim politikası arasındaki mücadele, bu karşıtlığın yerine “laik-anti laik” kartışlığı geçirilerek çarpıtılmak isteniyor. Reaksiyoner “değişim”in bütün yönelimlerinde anlaşan çevreler arasındaki “laisizm” kavgası, gerçekte bu gerici “değişim” sürecinin başına geçme kavgasından başka bir şey değildir. Militarist çevrelerin, CHP ve ona yakın unsurların, söz konusu stratejinin hiçbir temel yönelimine itiraz etmemeleri, kavgayı laisizm alanına sıkıştırmaları, bu gerçeği kanıtlıyor. Halk karşıtı, sermaye ve emperyalizm yanlısı “değişim”i islamcı siyasal gücün mü, yoksa laik siyasal gücün mü yöneteceği kavgası, işçi sınıfını, emekçileri, Kürt halkını parçalama, onları asıl mücadelelerinden kopartma ve kendi iktidar hırslarına tabi kılma kavgasıdır. SDP geniş halk kitlelerini gerici “değişim”e karşı devrimci değişim mücadelesinde birleştirmek için çalışacaktır.

13. SDP’nin politik çizgisini bir çok partiden ayıran temel özelliklerden birisi, işte bu sınıfsal yaklaşımıdır. SDP, elbette vurguncu, hortumcu sermayeye ve statükocu laisizm tüccarlarıyla, din tüccarlarına karşı mücadele etmekte, sermaye egemenliğini güçlendirmek için yapılan reformlar arasındaki kimi demokratik içerikli adımları desteklemekte, ama kendisini bu popüler sloganlarla sınırlamamakta, çıkarılan kimi demokratik yönelimli yasaların uygulamada boşa çıkarıldığını unutmamaktadır. Halk karşıtı “değişim”in işçi sınıfına, emekçilere, Kürt özgürlük hareketine ve bölge halklarına düşman özüne karşı mücadele, yalnızca bu mücadele emekçileri iktidara doğru yönlendirir. SDP, emekçilerin yaşam koşullarına, Kürt halkının özgürlük taleplerine ve bölge halklarına yönelik saldırıya karşı mücadeleyi bütünsel bir politik çizgi içinde yürütecek, demokratik, toplumsal değişim sürecini sosyalizm amacının organik bir parçası olarak görecektir.

14. SDP, burada belirtilen çizgiyi, her şeyden önce, işçi sınıfının ve emekçilerin en geniş sendikal birliği temelinde, işçi sınıfı ve emekçi partilerinin birliğini gerçekleştirmek, tüm bu güçlerle Kürt emekçi kitlelerinin ve onların gerçek temsilcisi parti ve örgütlerin ittifakını kurmak yoluyla sınıf mücadelesi pratiğinde gerçekleştirecektir. Parti bu temel ittifak siyasetinin yanı sıra, en geniş savaş karşıtı güçlerin işbirliğine büyük bir önem verecektir. Böyle bir savaş karşıtı hareketin saflarında dindar kitlelerden, şövenizmle bağını kopartmış sosyal demokratlara ve liberallere kadar geniş bir yelpazenin yer alması için çalışacaktır. Bugün SDP’nin politik çizgisinin başlıca özelliğini işte bu ittifak-cephe ve işbirliği politikası belirlemektedir.

15. Emek, Barış, Demokrasi Bloğu’nu Genişletmek ve Güçlendirmek İçin:

* Türkiye işçi sınıfı ile Kürt emekçileri Türkiye’de devrimci sürecin temel itici güçleridir. Bu iki gücün ittifakı gerçekleşmeden, toplumsal devrimci değişim yoluyla farklı evrelerden geçecek olan kesintisiz devrime yaklaşmak ve iktidarın alınmasıyla sosyalizme yönelmek mümkün değildir. O nedenle Türkiye işçi sınıfı ile Kürt emekçi sınıflarının ittifakı stratejik bir ittifaktır.

* Emek, Barış, Demokrasi Bloğu Türkiye işçi sınıfı ile Kürt emekçi sınıflarının stratejik ittifakının, bugün için gerçekleştirilmiş, programı, örgütsel ilkeleri ve örgütsel biçimi henüz istikrar kazanmış olmaktan ve gerekli genişlikten uzak, politik biçimidir. SDP, bu blok içinde Kürt ulusal hareketiyle politik ittifakına büyük bir önem vermektedir.

* SDP, EBD Bloğu’nun programatik ve örgütsel ilkelerinin kitle mücadelesi içinde elde edilen deneyimlere dayanılarak, karşılıklı ikna, eleştiri, özeleştiri yöntemiyle geliştirilebileceğini belirtir.

* EBD Blokunun örgütsel biçimi ise, sınıf mücadelesinin bugünkü koşullarında, kitle mücadelesiyle temsili organlara katılma mücadelesinin birleştirilebildiğini hesaba katarak, siyasal parti biçiminde örgütlenmiş bir cephe partisi olabilir. Ancak, böyle bir ittifak-cephe partisine yönelmenin başlıca koşullarından biri, bu ittifakı sendikalarda, DKÖ’ lerde, gençlik ve kadın hareketlerinde de gerçekleştirmek ve işyerlerinde, yerleşim birimlerinde örgütlemektir.

* SDP, Blok’un güçlendirilmesinde, kendi rolünü, Batı’da örgütlenmiş sosyalist solun en geniş birliğini gerçekleştirerek oynayabilir. Bu aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının en geniş kitlelerini Blok hareketine çekebilmek için güçlü bir sol merkez yaratmak anlamına gelir. SDP işçi ve emekçilerin sorunlarının çözümüne yönelik devrimci politikaların savunuculuğunu yapar.

* SDP’nin Blok saflarındaki rolünü güçlendirmek, Blok bileşiminin genişletilmesi ve sol birliğin gerçekleştirilmesi için yürüttüğümüz çalışmaları, SDP’nin güçlendirilmesi görevine sıkı bir şekilde bağlamayı gerektirir. SDP’nin güçlenmesi Blok’un güçlenmesi demektir. Bunun tersi de doğrudur.

* SDP’nin Blok saflarında kendi bağımsız programatik ve örgütsel ilkelerini koruması partinin güçlendirilmesinde büyük önem taşır. Bu demektir ki parti, kendi programını, politik çizgisini ve örgütsel yönelimlerini, hiçbir şekilde Blok’ta yer alan güçlerin tutumlarına göre belirlemeyecek, ama aynı zamanda da müttefiklerinden benzer bir talepte bulunmayacak, onların bağımsız kimliğine saygı gösterecektir.

* Konferans, SDP’nin bugünkü taktik görevlerini stratejik görevlerle bağlamada Blok hareketinin büyük önemini vurgular, PM’nin Blok saflarındaki çalışmalarını daha da güçlendirerek, zayıflıkları gidererek yürütmesini karar altına alır.

* SDP, 28 Mart seçimlerine Blok’u mümkün olduğu ölçüde genişleterek, tek bir parti çatısı altında, ancak kimi yerel ve özgün seçim işbirliğine açık olmak koşuluyla katılmak için dost güçlerle gerekli çalışmaları sürdürecektir.

* SDP, dindar kitleler içinde yürütülen çalışmalarda, şu hususları dikkate alacaktır: SDP din konusunda siyasetini bilimsel sosyalizm ışığında belirler. Bu bakımdan çizgisi, uygulamaları radikal burjuvazininkinden ve devletçi laiklerinkinden farklıdır. SDP, belli bir bilinç düzeyine varmış olan emekçilerin ve parti üyelerinin teorik eğitiminin bir parçası olarak din sorununda diyalektik-materyalist felsefi bilgilendirilmesini sosyalist görev sayar. SDP, sömürü toplumunda sömürü, baskı ve çok yönlü tehditler altında olan belli bir bilinç düzeyindeki emekçinin çareyi toplumun kutsal bildiği değerlere inanmakta bulmasını doğal sayar ve anlayışla karşılar. O bilinç düzeyindeki emekçileri de ilerici hedefler doğrultusunda örgütlendirmeyi sosyalist görev sayar.

VIII. Savaş Karşıtı Hareketİ Bİrleştİrmek ve Güçlendİrmek İçİn:

1. SDP, kendi programının doğal bir sonucu olarak Türkiye’deki ve dünya çapındaki savaş karşıtı hareketin kararlı ve militan bir parçasıdır. SDP, geçmişte “pasifist” akımlar karşısında takınılan tutumlardan farklı olarak her türlü şiddeti reddeden ve savaşların sınıf karakterini hesaba katmayan bu güçleri, savaş-barış sorunuyla ilgili kendi devrimci konumlarını koruyarak, onlar emperyalist savaşlara ve silahlanmaya karşı çıktıkları her durumda destekleyecektir. Özellikle, nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların sınıf farkı tanımada tüm insanlığı, onun doğal çevresini yok edecek potansiyele sahip olması, barış uğrundaki mücadelenin alanını ve yaşamsal önemini arttırmıştır.

2. Günümüz dünyasında, savaş karşıtı hareketin tabanındaki genişlemeye paralel olarak onun giderek anti-emperyalist bir yön alması, aynı zamanda sermayenin küresel saldırısına, IMF, DB ve DTÖ gibi kuruluşların egemenliğine karşı militan, anti-kapitalist eğilim kazanması belirgin bir olgudur. Bu olgu, küresel ve savaş karşıtı geniş kitleleri sosyalist amaçla birleştirmenin uluslar arası koşullarını olgunlaştırıyor.

3. SDP, savaş karşıtı hareketlerin saflarında çıkan, bu hareketleri işçi ve emekçi sınıfların politik partilerinin alternatifi haline getirme çabalarını, savaş karşıtı hareketin çıkarlarıyla bağdaşmayan bir tutum sayar. Aynı zamanda, bu hareketleri kendi özgün savaş karşıtı hedeflerinden uzaklaştırma çabalarını da benimsemez. SDP, savaş karşıtı hareketin saflarında onun özgün hedeflerini destekleyecektir. Savaş karşıtı harekete katılan farklı sınıfsal, mesleki örgütlerin, gençliğin ve kadınların, ezilen halkların savaş karşıtı hareketin önüne koyduğu hedefler ve sloganlarla, kendi hedef ve sloganlarını birleştiren bir çizgi izlemesini meşru saymaktadır.

4. SDP, savaş tehdidini en derinden yaşayan bu coğrafyada mümkün olan en geniş savaş karşıtı cephenin oluşturulması için var gücüyle çalışır. Parti, her türlü sekterliğe karşı tutum alacak ve Türkiye’ de bölünmüş durumda olan savaş karşıtı cephenin bir an önce birleştirilmesi için karalı bir tutum alacaktır.

5. SDP, küresel sermayenin saldırısına ve emperyalist savaşa karşı çıkan uluslar arası hareketlerin platformlarında yer alacak ve bu güçlerle dayanışma içinde olacaktır.

IX. Sorunların Sorunu: Kürt Sorunu

1. SDP, her ulusun kendi yazgısını belirleme hakkını, yani devlet kurma ve ayrılma hakkını savunur. Bu hakkın nasıl kullanılacağı (ayrılmaktan mı yoksa birlikten mi yana) ezilen ulusa aittir. Sosyalistler, ulusların birbirlerinden ayrılmasını geçici, tarihsel bir olgu sayarlar. Ayrılma durumunda bile, halkların birliğini nihai hedef olarak kabul ederler. Ama onların bu enternasyonalist tutumu, emperyalizmin “ulus devletleri” ortadan kaldırma politikalarından farklı olarak, emekçilerin egemen olduğu devletlerin gönüllü birliğine dayanır. Halkların sosyalizm öncesinde de aynı devlet çatısı altında, eşit haklılık temelinde, özgürce birlikte yaşamaları, demokratik çözümlerinden biridir.

2. Ulusal Kurtuluş Savaşları, ezilen halklarla ittifak halinde emperyalizme karşı verilir. Zafere ulaştığı zaman da emperyalizmin egemenlik alanı daralır, genişlemez.

3. Bir ulusal hareketin programıyla, sosyalist parti programının bütünüyle çakışması, o hareketin yönetiminde sosyalistler bile olsa beklenemez. Böyle bir farklılık, partinin ezilen ulusal hareketle dayanışmasını ortadan kaldırmaz.

4. Kürt sorunu çözülmedikçe, ne bölge barışı sağlanabilir, ne Türkiye’nin ekonomik, politik, sosyal ve kültürel sorunları çözülebilir. Egemen güçlerin bütün yönelimleri şu ya da bu ölçüde Kürt sorunuyla ilişkili olduğuna göre, bu sınıfların egemenliğine son vermeyi amaç edinen bir partinin tüm politik yönelimlerinin de Kürt sorunuyla ilişkili olması kaçınılmazdır.

5. Kürtlerin ulusal varlığının ve ülkesinin reddedildiği bugünkü tarihsel koşullarda, SDP, Kürt hareketinin aynı devlet çatısı altında gönüllü birlik talebi önündeki engellerin aşılması ve Kürtlerin ayrılma hakkının Türkiye işçi sınıfı, emekçileri ve ezilenleri arasında propagandasının yapılması için gereğini yapar, çok yönlü mücadele eder, Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini destekler. SDP, Kürt ulusal hareketinin bu talebinin yaşama geçirilebilmesinde, kendi rolünü egemen güçlerin imha ve inkar politikasını yenik düşürmekte görür.

6. SDP, karşılıklı ateşkes sağlanması, genel politik af çıkarılması, Kürt özgürlük hareketinin diğer bütün politik partiler gibi ülkenin siyasal yaşamında özgürce yer almasının önündeki engellerin temizlenmesi için mücadele edecektir.

7. SDP, “ insan kaçırma “ yöntemini terörist bir yöntem olarak kınar. ABD’nin Latin Amerika kıtasında uyguladığı bu yöntemle, BM Cenevre Konvansiyonu hiçe sayılarak kaçırılan ve İmralı Adası’na kapatılan Abdullah Öcalan’a karşı yürütülen tecrit politikasını protesto eder.

X. SDP Kadın Örgütlenme Modelİ

SDP içinde kadın birimleri, mücadelenin gerekliliğine göre geliştirilmeye ve yeniden tasarlanmaya açık, esnek ve kapsayıcı bir şekilde oluşturulur. Parti kadın birimlerinin çalışmaları, partili tüm kadınların çoğulculuğunu ve farklılığını, yaşama ve çalışma alanlarının zenginliğini yansıtır ve mümkün olduğunca çok kadını karar süreçlerine katmayı hedefler.

Kadın birimleri parti programının “Kadınların Kurtuluşu İçin” dile getirilen ve merkezi kadın meclisinde tespit edilen kadın politikalarının öncelikleri ışığında ve partinin politik hattına uygun olarak çalışmalarını sürdürür.

Kadınların, kadın olmaktan kaynaklanan ortak ezilmişliği, tüm kadınları kadın ezilmişliğine karşı, sadece kadınlardan oluşan bir mücadelenin ve kadın hareketinin doğal bileşeni haline getirir. Partili kadınlar, kadın grupları ve karma örgütlerden kadınlarla, kadınlar olarak eylem birliği, ittifaklar yapar, kadınlar olarak etkinlikler düzenlerler.

Bu birimler parti içinde kadın dayanışmasının oluşturulması, kadınların politikada özne haline gelmesi, pozitif ayrımcılık çerçevesinde kota gibi önlemlerin geliştirilmesine ve partinin tüm politikalarının cinsiyetçilikten arındırılması için çalışır.

Parti, temel faaliyet alanlarından biri olan kadın birimlerine bütçe ayırır.

Parti içindeki kadın birimleri aşağıdan yukarıya örgütlenir. Bu birimler parti içinde hiçbir yönetim organının (ilçe, il, pm) ataması ve görevlendirmesi ile oluşturulamaz ve çalışmaz. Ancak, ilk kadın meclisleri (çağrıcı koordinasyonlar yoksa) ilgili organlardaki yönetici kadınların çağrısıyla toplanır.

1. İlçe Kadın Koordinasyonu

İlçelerde gönüllülük temelinde, parti üyesi tüm kadınlara açık kadın birimleri kurulur. İhtiyaç duyulduğu takdirde, ilçe kadın koordinasyonu en az 3 kişiden oluşmalı, koordinasyon ilçe üyesi kadınlarla ayda bir olağan toplanmalıdır. Bu birimler sürekli yapılardır. Somut işler ve ihtiyaçlar için kadınlar inisiyatif gösterdiği oranda geçici birimler de oluşturulabilir. İlçe yk’una kadın birimi faaliyet bilgisi yk’dan belirlenmiş kadın üye/üyeler tarafından aktarılır. YK üyesi kadınlardan en az bir kadın, kadın birimi üyesi olarak yer almalıdır.

2. İl Kadın Koordinasyonu

İl koordinasyonları, ilçelerdeki tüm bilgi ve deneyimleri aktaracak, farklı eğilimleri taşıyacak gönüllülerden, yaşam ve çalışma alanlarındaki zenginliği yansıtacak bir biçimde oluşur.

İl koordinasyonları ilçeler arasında iletişim ve eşgüdüm sağlar ve yürütmeye ilişkin kararlar alır. İl koordinasyonu basın açıklaması yapma, acil ve somut işleri örgütlemekte inisiyatif kullanır. Koordinasyon en az 5 kişiden oluşmalı, koordinasyon İl Örgütü üyesi kadınlarla en az 3 ayda bir İl kadın forumları toplamalıdır. Yılda en az bir kez İl Kadın Konferansı düzenlenir. Koordinasyon bu toplantılardaki politik öneriler doğrultusunda faaliyet yürütmelidir. İl Kadın koordinasyonları sürekli yapılardır.

İl yk'sına kadın koordinasyonu faaliyet bilgisi yk’dan belirlenmiş kadın üye/üyeler tarafından aktarılır. YK üyesi kadınlardan en az bir kadın, kadın koordinasyonu üyesi olarak yer almalıdır.

3. Merkez Kadın Koordinasyonu

Merkez koordinasyon, kadın politikalarını tartışmak ve oluşturmak üzere ülke düzeyinde İl kadın koordinasyonlarıyla en az 6 ayda bir merkez kadın meclisini toplar. Merkez kadın koordinasyonu, merkez kadın meclisinden gönüllü en az 7 kadından oluşur.

MYK’una kadın koordinasyonu faaliyet bilgisi MYK’dan belirlenmiş kadın üye/üyeler tarafından aktarılır. MYK üyesi kadınlardan en az bir kadın, kadın koordinasyonu üyesi olarak yer almalıdır.

En az iki yılda bir merkez kadın konferansları düzenlenir.

İl kadın koordinasyonu, merkez kadın meclisi ve Merkez kadın koordinasyon toplantıları, İl ve Merkez kadın koordinasyonu ve meclisinde yer almayan, farklı görüşlere sahip veya isteyen kadın üyelerin katılımına açıktır.

İl koordinasyonları ilçelerdeki, Merkez koordinasyon illerdeki, tüm bilgi ve deneyimleri aktaracak, farklı eğilimleri taşıyacak, bölgelerden gelen gönüllü kadınlardan oluşur. İl ve Merkez koordinasyonun tüm üyeleri sorumluluk ve süreklilik taşırlar.

İlçe Kadın Birimi, İlçe kadın koordinasyonu, İl kadın Koordinasyonu ve Merkez kadın Koordinasyonu; kadın konferanslarının, ve kadın meclislerinin ve İl forumlarının ve ilçe kadın birimlerinin almış olduğu kararlar doğrultusunda, her türlü temsil yetkisine sahiptir. Bu birimlerin gönüllülük temelinde görevlendirdiği kadın üyeler de temsil yetkisine sahiptir.

Bir yılı geçmeyecek şekilde İl ve Merkez koordinasyonda rotasyon tavsiye edilir.

Kadın organlarının kararları parti kararı haline gelir.

Kadınların aldıkları kararlar ilgili yönetim organının bilgisine sunulur. Bu kararlar sadece ilgili organlarda parti programı, parti tüzüğü ve parti politikaları açısından tartışılmaya açıktır. Karar organlarında yer alan kadınların, kadın birimlerinde yer almaları ve kadın faaliyetlerine katılmaları teşvik edilir.

4. Savaş ve Militarizme Karşı Kadın Dayanışması

Militarizmin ülke kaynaklarının askeri harcamalara ayrılması sanayinin askerileşmesi, üsler, ordular, silahlar, askerler, şiddet, savaş ve yok etme olduğunu biliyoruz. Savaşlar militarizmin beslendiği ve kendini yeniden üretip, yenileyip geliştirebildiği örgütleyebildiği en büyük kaynaktır. Bu savaşlar toplum içerisindeki militarist yapının gelişmişlik düzeyine göre değişiklikler de gösterebilirler.

Militarizmden beslenen bu savaşlar ister devletler arası, ister bir devletin kendi sınırları içerisindeki farklılıkları ortadan kaldırmada olsun, insanın hayal bile edebileceğinin ötesine geçen bir acı ve yıkım yaratır.

Militarizm kendisini Ordu, MGK, DGM, Emniyet Güçleri, Koruculuk kısaca silahlı tüm yapılarda olduğu gibi, eğitim müfredatı, okullar/kamusal alanda tek tip kıyafetler, okullarda sistemli marşlar, antlar, aileden okula, işyerine uzanan tüm alanlarda ast üst ilişkileri, otorite, itaat, sorgulamaksızın boyun eğme vs. gibi bir çok zeminde çok değişik görüntülerle kendini var eder.

Ve militarizmin araçlarından ordular, silahlı kuvvetler; erkek egemen kültürü barındırmanın dışında, şiddetin profesyonelce uygulandığı, öğretildiği her an kendini yeniden üreten, erkekliğin, tek tipleştirmenin, duyarsızlaştırmanın ve söyleneni sorgulamadan kutsal bir emir olarak uygulamayı öğrenmenin okulları, kaynağıdırlar.

Bizim gibi toplumlarda ordu, çok geniş yaptırım gücüne ve alanına (okul, kamu, ev vs) sahiptir. İçinde aslında sistemin kendisini devam ettirmesinin yeniden ve yeniden üretilmesinin olanaklarını barındırır.

Zorunlu askerlik genç olmaktan kaynaklı sistemin düzeni içselleştirmeyen toplumsal dayatmaları reddeden gençleri deyim yerindeyse “adam” etmek içindir. Buradan sinmeyi, sindirmeyi ezmeyi öğrenen, erkek egemen kültürün, şiddetin, baskının, ast üst ilişkisinin en sistemli haliyle tanışırlar.

Militarist ideoloji kadın bedeni ile vatan toprağı arasında bir özdeşlik kurarken, ulusun erkek oluşu ile vatanın kadın oluşuna namus kavramı da sıkı sıkıya bağlanır. Cinsel namus ile ulusal namus da karşılıklı olarak birbirlerinin oluşturucusu olurlar. Kadın bedenleri de böylelikle savaş ve çatışma alanları haline gelir. Bu özdeşlikle bu yüzden tecavüz belki de dünyanın en eski öç alma yöntemlerinden biridir. Vatanı bir kadın bedeni olarak kuran bu söylemde, erkek orduların kendinin saydığı kadınlarını korurken, düşman ulusu zaptetmede, kirletmede öteki saydığı kadınlara tecavüzü erklik, askerlik görev haline getirir.

Gerek silahlı yapılanmalar içerisinde, gerekse savaş ortamlarında bulunan erkekler bulundukları ortam ve görev alanlarından özel alanlarına döndüklerinde edindikleri şiddeti en yakınlarındaki kadınlara yöneltirler.

Zaten militer bir devlet olan Türk devletinde 12 Eylül darbesi militarizasyon sürecini derinleştirmiş, 28 Şubat ise yeni bir adım olmuştur. Bugün bizler yeni bir dönemeçte yaşıyoruz. Türk devletinin yayılmacı emelleri, ABD işgali ile yeni bir boyut kazanmıştır. TC devleti Irak’a asker göndererek hem emperyalistlerin paylaşım sürecinde kendisine bir pay bulmaya çalışmakta hem de bu vesileyle Kürt hareketini yok etmeyi hedeflemektedir.

Militarizm, şovenizm ve Kemalist ideolojinin etkisiyle, kendine yapılmasını asla kabul etmeyeceği yaptırımları kendi vatan çıkarları için ötekine yapmayı meşru kabul eder.

Devletin, vatanın bölünmez bütünlüğünü anlatan Türk Devleti, Irak devlet sınırları içerisinde işgale ortak olmak için asker çıkartmakta beis görmez.

Bulgaristan’da ismi değiştirilen Türk kadınına sahip çıkan, Bosna’da müslüman kadına uygulanan vahşete karşı çıkanlardan milliyetçi ve Kemalist anlayış sahipleri söz konusu yanı başında yaşayan Kürt kadınlarına olduğunda, Kürt kadınlarının isimlerinin, dillerinin, kültürlerinin yasaklanmasına sessiz kalırken, Kürt kadınlarının üzerinde uygulanan sistematik baskıya, tacize, tecavüze dolaylı ya da dolaysız onay vermiş olur.

Kısaca kadınlar savaş dönemlerinde tecavüz, işkence tarzında bedensel ve psikolojik şiddete maruz kalmakta, göçe ve mülteciliğe zorlanmaktadırlar.

Kadınlar zaten en yoksul kesim olduğu için savaş dönemlerinde yoksulluğun ve açlığın en derin biçimini yaşarlar.

Savaş dönemlerinde milliyetçi ve şövenist bir histeri yaratılmasına bağlı olarak toplumsal şiddet tırmandırılır ve toplumsal hiyerarşik dizilimin en alt basamaklarında yer alan kadına yöneltilir.

Savaş giderleri, işçi sınıfına ve emekçilere fatura edilerek reel ücretler düşerken hali hazırda düşük ücretle çalıştırılan kadınlar bundan en fazla etkilenenler olur. Sağlık, eğitim ve diğer sosyal hizmetlerde kısıtlamalardan kadınlar daha fazla kayba uğrarlar.

Amerika’nın Ortadoğu’da başlattığı

savaştan orta doğu halkları ve en çok da bu coğrafya da yaşayan kadınlar etkilenecektir. Irak’a asker göndererek kirli savaşın, işgalin bir parçası olmaya çalışan Türk devletinin körükleyeceği Kürt coğrafyasında tetiklenecek bir savaş, yeni acılar demektir.

Görevlerimiz:

1. SDP’li kadınlar barış ve silahsızlanmaya yönelik anti militarist kadın dayanışmasını önemserken tüm militer, silahlı kurumların ortadan kaldırılmasına yönelik mücadelenin öznesi olur.

2. SDP’li kadınlar 16 yıl süren savaşın doğrudan muhatabı olan yakınlarını savaşta, faili meçhullerde kaybetmenin yanı sıra köyü yakılan göç etmek zorunda kalan, tacize, tecavüze maruz kalan yok sayılan Kürt kadınlarının sorunlarının hala çözümlenmediğinden hareketle bu durumu temel bir sorun olarak gündemine alır. Bu sorunların çözümü için Kürt ulusal hareketinin taleplerini destekler. Kürt kadınlarla bu bağlamda ortak kadın politikaları ve eylemliliklerin gerçekleşmesi için inisiyatifler geliştirir.

3. Emperyalizm ve savaşın kadınlar için sonuçlarını bilen ve gören SDP’li kadınlar ABD’nin Ortadoğu’daki emperyalist hedeflerine ve Iraktaki işgaline karşı çıkar. Bu işgale karşı Ortadoğu halklarından kadınlarla ortak bir mücadele alanı geliştirmeye çalışır. SDP’li kadınlar amerikan emperyalizmine karşı mücadeleyi Türkiye’nin yayılmacı hedefi, Irak’a asker gönderme kararı ve Türk devletinin Kürt sorununu inkar ve imha politikası bütünlüğü içinde yürütür. SDP’li kadınlar Irak’a asker göndermeye karşı oluşan geniş kadın inisiyatiflerini destekler. Bu inisiyatifler içerisinde yukarda belirtilen perspektifini savunur. Bu bağlamda SDP’li kadınlar Irak’a asker gönderme kararına karşı annelik kimliği ile oluşan inisiyatifleri geçmişteki Cuma, Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri deneyiminden hareketle göz ardı etmez. Bu oluşumlarla annelik kimliğine yüceltmeden ilişkilenmeye çalışır.

4. SDP’li kadınlar öncelikle blok bileşenlerinden kadınlarla politik ortaklık sağlamak için çaba harcar bu doğrultuda girişimler oluşturur.

5. Yerel Yönetimler ve Kadınlar

SDP’nin perspektifi, işçi sınıfı, emekçiler ve tüm ezilenlerin yerel yönetimlerde söz, yetki ve karar sahibi olmasını sağlayacak yerel yönetim anlayışı, özyönetim ve doğrudan demokrasidir. Devletin yerel yönetime ilişkin politikasının esasını yerel olanın en sıkı şekilde merkeze bağlanması oluşturuyor. Merkezin tayin edici gücü ve denetimi valilik ve bakanlıkların yerel uzantıları üzerinden sürdürülüyor. Sosyalist demokrasinin gerçekleşmesinin temeli, yerel iktidarların merkezi iktidarın belirleyiciliğinden kurtulması, merkeze ise toplumsal ihtiyaçlar dışında yerel iktidarlar arasındaki dengesizlikleri gidermede, dengeleyici güç olma işlevi bırakılmasıdır. Yapılması gereken merkez çevre ilişkisinin tersyüz edilmesidir. Kapitalist sistemde vesayet altında çalışan yerel yönetimlerde kamu hizmetleri özelleştirilmekte, rüşvet ve rant sistemi yaygınlaştırılmaktadır.

SDP’nin yerel yönetimler uygulamalarına bakışı, sömürülen ve ezilenlerden yana sınıftan, ulustan, cinsten yana tutum alışı içerir.

Karar alma süreçlerinden dışlanan kadınların sosyalist demokrasiye dayalı yerel yönetimlerde kendi yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olmaları denetleme ve değiştirebilme olanaklarına sahip olmalarını sağlayacaktır. Tarihsel olarak belli bir süreçte ezilmeye başlayan kadınlar, üretim ve yeniden üretim süreçlerinde kadın olmaları nedeniyle bu ezilmişliği siyasal ve toplumsal yaşamdan dışlanarak yaşamaktadırlar.

Kadınların toplumsal ve siyasal yaşama katılma koşulları eve kapatılmışlıklarıyla kapitalist sistemde tamamen yalıtılmıştır. Çekirdek ailede ev işleri, çocuk ve yaşlıların bakımı, kocanın hoş tutulması gibi, yaşamın yeniden üretilmesi rolü kadına, ailenin geçimini sağlamak ise erkeğe aittir. Cinsiyetçi işbölümüyle sistem özel alan-kamu alanı ayrıştırarak şehirlerde de yaşam alanlarını kadınlara, kamu alanlarını da erkeklere ait kıldı.

Kadınlar üretimde çalışsa da özel alan evlerdeki rollerini karşılığı ödenmemiş emek harcayarak karın tokluğuna sürdürürler. Bu durum hem sistem hem de erkeklerin çıkarınadır. Kadın politik yaşama katılsa da geleneksel işbölümünü sürdürmek zorundadır. Günlük çıkarlarından vazgeçmek istemeyen erkekler kadınların siyasete katılımını desteklemezler.

Kadınların kamusal alandan dışlanmışlıkları kentlerin toplumsal, ekonomik ve kültürel işleyişinden, yönetim ve örgütsel mekanizma ve mekanlarından dışlanmanın ayrımcı uygulamaları açıkça görülmektedir. Kent planlamaları cinsiyetçi temelde şekillendiriliyor. Cinsiyetçi işbölümüne uygun, kadınların merkezlerden uzak tutulduğu günümüzde “altın şehir, uydu kent” modelleriyle kadınlara “cennet”lik evler sunuluyor. Çoğunu orta sınıf erkeklerin oluşturduğu planlamacılar, erkeklerin aktif ve katılımcı, kadınların da pasif ve erkeğe bağımlı olduğu kentleri ve çekirdek ailelere göre evleri planlıyorlar. Artık toplu konut alanları bir bölgede, fabrika, işyeri, eğitim, alışveriş kentin bir başka bölgesinde yoğunlaşıyor.

Kadınların da yerel yönetimler açısından büyük şehir, kent yoksulu(varoş), taşra (kentli, köylü), batı ve bölge açısından ya da aynı mahallede aynı sokakta farklıklar ve farklı sorunlar yaşadığı biliniyor.

Çok katlı gecekondularda, sağlıksız yerleşim mekanlarda aletsiz, araçsız, yolsuz elektriksiz, susuz, altyapısız ortamlarda yaşama savaşı veren emekçilerin yerel yönetim uygulamalarını en çok hissedeni kadınlardır.

Kadınların yerellerdeki talepleri, aynı zamanda erkek egemenliğine karşı, kadınların kurtuluşu için verdikleri bütünlüklü mücadelelerinin bir parçasıdır.

Karar

1. Ezilen cins olan kadınlar lehine, kadınların toplumsal ve siyasal yaşamda yer alma koşulları pozitif ayrımcı uygulamalarla gerçekleştirilebilir. Kadınların belediye başkan ve meclisliklerine adaylıkları özendirilmeli ve kotayla (en az % 30) güvenceleri sağlanmalıdır.

2. Yerel yönetimlerde bu koşullarla birlikte kadınların talepleri belediyenin öncelikle çözümlemesi gerek talepleri haline getirilmelidir. (Üretimin ve tüketimin paylaşılacağı bir toplumda kaynakların dağılımı, kara değil insanların ihtiyaçlarına dayanır. Kaynakların rasyonel kullanımında kadınların talepleri yok sayılıyor veya belediye başkanlarının keyfiyetine bırakılıyor. )

3. Kadınların aile içinde harcadığı karşılıksız emeği kocanın denetiminde kapitalizmin ve kocanın hizmetine sunulmaktadır. Cinsiyetçi işbölümüne dayalı çocuk bakımını yerel yönetimler üstlenip, işyerlerine, mahallelere kreş uygulamasına kadın çalışanların sayısına bakılmaksızın uygulamalıdır. Çocuk bakımının toplumsallaşması açısından bunun erkeklere de ait olduğu kavratılmalı, erkeklerin de talebi haline getirilmeli ve kreşlerde erkekler de çalıştırılmalıdır.

4. Kadınların omuzlarındaki özelleşmiş ev işlerinin toplumsallaşması hedefiyle ilk elden yerel yönetimlerce ucuz, ve az emek harcayarak ya da hazır tüketilecek geçim malları ve yerlerinin sunulması, çamaşır ve yemek evleri açılmalıdır.

5. Kadınlar eve kapatılmışlıkları nedeniyle çalışma yaşamından dışlanmışlıklarını aşmak için, yerel yönetimlerce kamuya yönelik (kadın meslekleri görülenler dışında) mesleklerin bilgisiyle eğitilmeli, beceri kursları verilmelidir.

6. Yerelde istihdam politikalarında kadınlara öncelik verilmeli, işe alımda en az % 30 kota uygulanmalıdır. Yine farklı ezilmişlikler ve ayrımcılığa uğrayanlar için bu uygulamalar geçerli olmalıdır.

7. Kadınların ürettiklerini pazarlayacakları kooperatif yada emeklerini değerlendirecekleri birimlerin girişim ve olanakları yerel yönetimlerce sağlanmalı, yönetimlerini kadınlar oluşturmalı ve belediyelerden bağımsız olmalıdır.

8. Kocanın mülkü ve devletin denetiminde olan kadın bedeni üzerindeki zorunlu nüfus planlaması uygulamaları kaldırılmalıdır.

9. Yerellerde kadınlar için sağlık danışma merkezleri kadınların parasız ve rahat ulaşabileceği yerlerde yaygınlaştırılmalıdır. Bu merkezler aynı zamanda kadınlara bedenlerinin üzerinde tek ve son söz hakkının kendilerinin olduğu konusunda bilinçlendirmelidirler.

10. Dayak yiyen, taciz edilen, tecavüze uğrayan, devlet şiddetine maruz kalan kadınlar için kadın dayanışma/danışma merkezleri açılmalıdır. Bu merkezlerin projelerine bütçeden öncelikli pay ayrılmalı ve kadınlar kendilerine yeni yaşam (ev, iş. . ) koşulları yaratılıncaya kadar buralarda kalabilmelidirler. Bu merkezlerin yönetim ve denetimi yerel yönetimlerden bağımsız olmalıdır.

11. Yalnız yaşayan kadınlar ve dayanışma evlerinden çıkan kadınlara, yerel yönetimler toplu konutlarda ucuz barınma ve iş bulmada öncelik sağlamalıdır.

12. Savaş nedeniyle göç etmiş kadınlar için ya da farklı etnik köken yada azınlık kadınlara danışmanlık ve kültürlerini geliştirme merkezlerini yerel yönetimler sağlamalıdır.

13. Hiçbir geliri olmayan kadınlar kent merkezlerine ulaşımında toplu taşımacılıktan bedava yararlanmalıdırlar.

14. Mahalleli ya da çalışan kadınların sokaklarda güvenlikte olmadıkları bir ortamda geceleri sokakların aydınlatılması (insanlar için değil, taşıtlar için uygulanan aydınlatma sistemimiz var) dahil bir dizi önlemin yerel yönetimlerde uygulamaya sokulması zorunludur.

15. Mahallelerde kadınların ihtiyaçlarını dile getirecek, cinsiyetçi olmayan politikaları evlere taşıyacak, mahalleli kadınlar arasında dayanışma ilişkisini geliştirecek mahalle kadın odaları (mahalle kadın meclisi) oluşturulmalıdır.

Kadın odalarının mahalle ihtiyar heyetinde temsilcileri yer almalıdır. Mekan sorunun muhtarlıklar çözmelidir.

Yerel meclislerde yer alacak kadın komiteleri yada ilçe kadın meclisleri bileşimlerinde kadın örgütleri temsilcileri ve yereldeki partili kadın temsilcileri ve kadın odaları komiteleri ve belediye kadın ofisleri) aynı zamanda yerel yönetimlerin program ve bütçesinde kadınlarla ilgili talepleri oluşturacak ve uygulanıp uygulanmadığını denetleyicilik görevi yapacaklardır.

Belediyelerde kadın büroları ya da kadın ofisleri kadınlara genel danışmanlık hizmeti verecekler. Aynı zamanda belediye başkan ve çalışanlarının keyfi uygulamaları ve çalışan kadınların karşılaştıkları tacize ve işten atılmalarına karşı hukuki konularda yol gösterici olacaklardır.

6. Toplumsal Gericiliğe Karşı Mücadele

Toplumda var olan tüm egemenlik ilişkileri bir birinden beslenmektedir. Erkeğin kadın üzerindeki egemenliğini sağlayan en önemli kurumlardan biri devlet iken aile, din, militarizm gelenek, örf, adet ve ahlak da kadının ezen ezilen ilişkisinde ezilen konumda kalmasını sağlayan ilişki ve etkenlerdir.

Kadın tarihte özel mülk edinmecilik ve bunun siyasal planda kurumsallaşması demek olan iktidar mekanizmasının ortaya çıkışıyla birlikte ikincil konuma itilmiş, ve bundan böyle birbirine eklemlenen üretim tarzları ve siyasal fonksiyonlarda hep bu konuda tutula gelmiştir.

Kapitalizmin daha sonra dolayımlandığı milliyetçilik, ırkçılık, muhafazakarlık toplumsal eşitsizliği arttıran bir etki yaptığı gibi siyasal eşitlik haklarının elde edilmesine, edildi ise kullanılmasını engellemektedir.

Soyun üreticisi, kültürün koruyucusu, ulusun simgesi diye konumlanan kadınlar eve aileye ve erkek egemenliğine mahkum ediliyor, özgür bir gelecek için ortaklık yaratmak yerine geçmişin ortaklığını arayan ve geçmişi bugün yaşatarak kendini var etmeye çalışan milliyetçilik ve muhafazakarlık kadınlar içinde geçmişin ezilmişliğini yeniden üretmektedir.

Milliyetçilik tüm toplumu tek tipleştirmektir. Farklı kimlikleri ve kültürleri yok sayar. İnsanlığın evrensel değerlerini görmeden duvarlar örer. Burada kadına biçilen rol çocuk doğurarak ve yetiştirerek ulusun yeniden üretimini sağlamaktır.

Zaten genel olarak aile kurumu sistemin çekirdeğidir. Dolayısıyla sadece milliyetçilik değil sistemle paralel olarak ilerleyen toplumsal gericiliğin bütünü kadınları yaşam alanlarından kopararak evine hapsetmektedir.

Kemalizm de, muhafazakarlar da kadına eşitlik yerine ailevi ve dini görevlerini yerine getirmeleri için eğitim, iş olanakları sınmaktadır. Kadınların cinsel yaşamı hala çok sıkı denetlenmektedir. Eğitim , iş, sağlık ve sosyal güvenlik hakları halen daha aile üzerinden gerçekleşmekte, kadınlar bağımsız varlıklar olarak değil, ana- karı- kız olarak bu haklara sahip olmaktadırlar. Bu çerçeve ne yazık ki halen korunmaktadır.

Kemalizm özellikle kamu sektöründe yarattığı kadın istihdamıyla ayrıcalıklı bir kadın grubu yaratmıştır. Egemen toplumsal kadın rollerinin dışına çıkmama karşılığında, ve hatta bu rolleri temsil etme karşılığında belli toplumsal çıkarlar elde etmişlerdir. Kendini öteki; ezilen geri zavallı kadınlardan kurtulmuş kadın olarak ayırmaktadır. Erkek egemenliğine karşı mücadele etmek yerine kadının yapması gereken işleri öteki kadınlara yükleyerek toplumsal eşitsizliğin ve kapitalist sistemin eşitsizliklerini, liberal bireyciliği kurtuluş olarak sunmakta ve yeniden üretmektedir.

İslamcılık da Kemalizm’le benzer bir biçimde kadınların eğitimine İslam’ın gerektirdiklerini daha iyi yerine getirmeye hizmet ettiği için desteklemekte ve kadınlara İslam’ın çizdiği sınırlarda bir toplumsal rol biçmektedir.

İslam toplumu iki cins ile özel - kamusal alan arasında iletişimi ve etkileşimi mümkün olduğunca engelleyecek kurallar öngörmüştür. Cinsiyete dayalı bir katı ayrım ve hiyerarşi vardır. Kadın İslam’a göre bazen nesnelerle bir tutulur, ondan kocasına itaat etmesi beklenir. Erkek toplumun ve ailenin onur ve namus bekçisi olarak kabul edildiği için cezalandırma hakkı erkeğe verilmiştir. Kurana göre ‘kadının asıl rolü İslam’ın ürettiği gibi annelik ve ev hanımlığıdır. ’ Yani İslamiyet kadını toplumdan soyutlamakta , , ne iş yaşamında , ne özel yaşamda hiçbir hak tanımamaktadır.

Toplumdaki kadınların çok büyük bir bölümünü etkileyen İslamcılık ve Kemalizm her ikisiyle iç içe geçmiş milliyetçilik, ırkçılık, muhafazakarlık kadın kurtuluşunun-özgürlüğünün önünde hem fiili hem de ideolojik olarak engel olmaktadır.

Kadınların kurtuluşunun önünde engel olan ideolojilere ve toplumsal ilişkilere karşı mücadele etmeyi hedefleyen biz SDP’li kadınlar ;

* Siyasal İslam’ın kadınların özgürlüklerini kısıtlayan ve onları kamusal alandan uzaklaştıran tüm uygulamalarına,

Resmi ideolojinin devletçi laiklik çerçevesinde kadınların istediği gibi giyinme özgürlüğünü hiçe sayan politikalarına karşı mücadele etmeyi,

* Diyanet İşleri Başkanlığını kaldırılarak dinin devlet güdümünden çıkarılması, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını,

*” Dil düşüncenin kendisidir. ”Dilde kendini yaşatan ve kendini yeniden üreten ataerkilliğin yansımaları olan atasözleri, deyimleri ve genel olarak cinsiyetçi dili değiştirmeyi,

* Namus için işlenen cinayetlerde cezada indirim öngören gerici, gelenekçi ceza yasası başta olmak üzere tüm yasalarda yer alan anti-demokratik gerici ve cinsiyetçi hükümleri değiştirmeyi,

* Kadınların kendilerini geliştirmesini sağlamak, eğitim ve öğretim olanaklarını kadınlar lehine geliştirmek, ders kitaplarındaki ve medyadaki cinsiyetçi anlayışların çıkartılmasını sağlamayı,

*Berdel, başlık parası , kumalık , bekaret kontrolü, töre cinayetleri gibi kadın bedeni üzerinde toplumun söz hakkını sağlayan, kadınlık onurunu yok eden uygulamalarla kendini gösteren gerici yasa, geleneklere ve ahlak anlayışlarına karşı mücadele etmeyi,

*Kadınların kamusal alandaki kazanımlarının genişletilmesi ve kadınları erkeklerden ayrı mekanlara hapseden uygulamalara karşı mücadeleyi,

*Siyasal İslam, milliyetçilik ve toplumsal gericiliğe karşı mücadelede en geniş kadın cephesini oluşturmayı görev biliyoruz.

7. Kadına Yönelik Şiddet

Kadına yönelik şiddet; özel, toplumsal, kamusal alanda olsun fiziksel, ekonomik, cinsel zarar görmeye ya da acı çekmeye yol açan veya açabilecek olan cinsiyete dayalı şiddet edimlerinden her biridir.

1. Özel Alanda Şiddet

Aile içinde yaşanan şiddet olarak tanımlanır. Erkek egemen sistem kendi devamlılığını sürdürebilmek için aile olgusunu yaratmış, kendi egemenliğini korumak için baskı aygıtlarını oluşturmuştur. Bu baskı aygıtları; evlilik içi tecavüz, dayak, küçük görme, aşağılama, cinsel kimliğini oluşturmasının engellenmesi, çalışmasına izin vermeme, maaşına el konması ve ensesttir.

* Kadına yönelik her türlü şiddet kişiye karşı işlenmiş suç kapsamına alınmalıdır.

* Şiddete uğrayan kadınlar ve çocuklar için yerel yönetimlerce finanse edilen, kadınların denetiminde ve yönetiminde kadın sığınma evleri oluşturulmalıdır.

* Şiddete uğrayan kadınların hukuksal ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinden yararlanabilmelerini sağlayacak mekanizmalar hızla oluşturulmalıdır.

* Şiddete maruz kalıp kolluk ve yargı makamlarına başvuran kadın ve çocuklara tıpkı CMUK uygulamasında zanlılara olduğu gibi ücretsiz adli yardım olanağı sağlanmalıdır.

* Evlilik içinde kocanın kadını isteği dışında cinsel ilişkiye zorlaması tecavüz kapsamına alınmalı ve ceza yasasında suç kapsamına alınmalıdır.

* Ensest ilişki tecavüz kapsamına alınmalı ve ceza yasasında suç kapsamına alınmalıdır.

* Aile içi şiddet ve ensestin önlenmesi devletin sorumluluğundadır. Bunun için çeşitli eğitim çalışmaları (sağlık kuruluşları, danışma merkezleri, medya yoluyla) yapılmalıdır.

2. Toplumsal Alanda Şiddet

Dinsel, sınıfsal konum ve etnik kimlik dolayısıyla maruz kalınan şiddet biçimlerinin ötesinde sadece kadın olması dolayısıyla yaşadığı şiddet, çeşitli şekillerde hemen hemen her kültürde yazılı, yazısız desteklenmiş, kanıksanmıştır. Şiddet toplumsal alanda namus ve töre cinayetlerini, recm, berdel ve toplumun kadına cinsiyetçi bakış açısını kapsar. Bu durum önce ahlak kuralları, sonra da yasalarla desteklenmiştir.

* Geleneksel kadın anlayışının reddedilerek, kadının sosyalleşmesi ve siyasallaşması yolundaki tüm engeller kaldırılmalıdır.

* Kent planlaması kadınlara yönelik şiddeti önleyici şekilde geliştirilmeli ve düzenlenmelidir. Sokak ve parklar aydınlatılmalı, telefon kulübeleri sıklaştırılmalıdır.

* Bekaret kontrolü tecavüz mağdurları dışındaki durumlarda yasaklanmalıdır.

* Cinsel yönelimleri farklı olanların uğradığı aşağılama ve şiddetle mücadele edilmeli, yaşam koşulları düzeltilmeli, kendi cinsel yönelimlerini yaşayabilme gibi temel haklarının hepsi yasalarla güvence altına alınmalıdır.

* Kadınların yaşadığı şiddetin teşhir edilmesi için kadınlara yönelik kampanyalar, tv programları, eğitim seminerleri düzenlenmelidir.

* Erkeklerin eş, anne, kız kardeş üzerinde namus kaynaklı baskı, fiziksel şiddet ve cinayeti onaylayan, onaylamasa bile bu şiddetinin cezasına indirim uygulayan yasalar iptal edilmelidir.

* Mecburi ya da para karşılığı yapılan evlilikler önlenmelidir.

* Genelevlerde ve benzeri koşullarda çalışan kadınlara yönelik ayrımcı yasalar kaldırılmalıdır.

3. Kamusal Alanda Şiddet

Devlet, dünyanın her yerinde polisiyle, askeriyle ve diğer yetkilileriyle işkence uygular. İşkence politik mücadelede yer alan kadınları yalıtarak cezalandırmak için kullanıldığı gibi adli suç işlediğinden şüphe edilen kadınlara da uygulanmaktadır. Birçok ülkede kadınların ırksal, etnik, dinsel ya da sınıfsal kökenleri onları işkence ve kötü muamelenin hedefi durumuna getirmektedir.

Şiddet anlık bir olgu olmadığı gibi yapısal, köklü nedenleri olan, belirli bir sistematiği olan bir problemdir. Bu mekanizmanın doğal olarak en tepesinde ataerkil devlet politikaları ve ona ait zor aygıtlarının işleyiş biçimleri bulunmaktadır

* Ceza evleri, nezarethaneler ve askeri karakollar işkencenin yasal olarak işlendiği yerlerdir. Buralarda şiddet, taciz, tecavüz görmüş kadınların davaları hemen sonuçlandırılmalıdır.

* Devletler uluslararası ceza mahkemelerinin yargılama yetkisini tanımalı ve savaşlarda işlenen tecavüz, cinsel istismar ve fuhuşa zorlamayı savaş suçu saymalıdır. Savaşta yaşanan kadına yönelik sistemli şiddet savaş suçu kapsamında yer almalı ve bağımsız, uluslar arası mahkemelerde yargılanmalıdır.

* Anayasa, ceza yasası, medeni yasa başta olmak üzere bütün yasal mevzuat demokratik, eşit hale getirilip her türlü ayrımcılıktan arındırılarak yeniden düzenlenmelidir.

* Cinsiyetçi iş bölümünü ortadan kaldırmak için eşit haklı ücret karşılığında toplumsal üretime katılmalıdır. Ev işleri sadece kadınların sorumluluğundan çıkarılmalı ve toplumsallaştırılmalıdır.

* Kadına yönelik şiddet , taciz olaylarında tanıklık ve kanıt aranmamalıdır.

* Eğitim sistemindeki cinsiyetçi bakış ve uygulamalara karşı mücadele edilmelidir.

* Evli olmayan annelerin ve hamile kadınların eğitim öğretim hakları kısıtlanmamalıdır.

* İzinleri alınmadan ya da yeterli bilgi verilmeden kadın ve çocuklar üzerinde yapılan tüm tıbbi deneyler ve ilaçlı denemeler son verilmelidir.

* Gebeliği önlem ya da sona erdirme konularında karar verme hakkı kadınındır. Kadınların çocuk doğurmalarına devlet hiçbir şekilde müdahale edemez aynı şekilde doğurmamalarına da karışamaz.

* Doğum kontrol yöntemleri kadın ve erkek için eşit şekilde geliştirilmeli ve uygulanmalıdır.

4. Parti İçi Baskı ve Şiddet

Parti içinde yaşanan kadına yönelik her türlü baskı, aşağılama, egemenlik kurma, haklara saldırı karşısında SDP’li kadınlar olarak ortak tavır geliştirme, rekabetten uzak örgütlü bir kadın dayanışması yaratılmalıdır. Kadın sorununun erkeklerin de sorunu olduğundan hareketle partili erkek arkadaşlarla da kadın sorununun içselleştirilmesi için eğitim çalışmaları yapılmalıdır.

* Parti içerisinde kadına yönelik her türlü şiddet teşhir edilmelidir.

* Disiplin kurulunda kadınların bulunması gereklidir. Karar alma sürecinde kesimlikle kadınlar söz sahibi olmalıdır. ( Yerellerde şartlar uygun değilse en yakın ilden veya genel merkezden bir kadın arkadaş çağrılmalıdır. )

* Disiplin kuruluna gelen şikayetler kısa sürede sonuca ulaştırılmalıdır.

* SDP’li kadınların siyaset içerisinde erkekleşmesine karşı kadın bakış açısı ve dayanışması yaratılmalıdır.

5. Kadın Emeği

Küreselleşme kıtalar ve devletler arasındaki sınırları kaldırırken; küresel sefaletten açlıktan salgın hastalıklardan, cehaletten, işsizlikten, sömürüden; hem tek tek ülkelerde , hem de dünya ölçeğinde gelir dağılımındaki adaletsizlikten sorumlu olan kapitalizm her geçen gün biraz daha egemenliğini pekiştiriyor. Küreselleşmeyle yoksulluk her gün biraz daha artıyor ve kadınlar her geçen gün daha çok yoksullaşıyor. Kadınlar gıda üretiminin Afrika %80 ini Asya da %40 ını Latin Amerika’da %40 ını kadınlar sağlamasına karşın erkeklerden %50-70 oranında daha az ücret alıyor ve yeryüzü servetinin %1 inden daha azına sahip ve gelirin ancak yüzde onunu kazanıyorlar.

Kadınlar sermaye tarafında ucuz ve yedek iş gücü olarak görülmekte öyle ki savaş gibi buhran dönemlerinde kadınlar savaş sanayilerinde çalıştırılır kadının emeğinin kullanımında her türlü kolaylaştırıcılık kullanılır, savaş bitiminde ise ev hapishanelerine gönderilirler. Çünkü ev içinde harcanan emek yeniden üretim sürecini oluşturur. Kadınlar ev içindeki işlerin sorumluluğunu üstlenerek üretim için gerekli iş gücünü yeniden üretirler. İş gücünün yeniden üretimi işçinin temiz dinlenmiş motive olmuş bir biçimde iş yerine gelmesinden ibaret değildir, aynı zamanda iş gücü nesli yeniden üretilmekte, sisteme itaatkar bireyler yetiştirilmesi, çocukların büyütülmesi anlamına da gelmektedir.

Gıda ve tarım sektörü ucuz emeğin kullanıldığı sektörlerdir. Bu sektörde yoğunluklu olarak kadınlar tercih edilmektedir. Çalışan kadınların çoğunluğu sosyal haklardan yoksun çalışmakta yasalardan kaynaklı haklarını kullanamamaktadır. Tekstil sektöründe de durum farklı değildir. Bu sektörde taşeronlaşma çok yaygın, kadın işçiler tercih edilmekte ve kayıt dışı çalıştırılmaktadır. Erkeklere oranlandığında Türkiye’de kadınlar erkeklerden %38 daha az ücret almakta ve çalışan kadınların sadece %20 si sigortalı olarak çalışmakta. Kamu sektöründe ise kadınlar hiyerarşinin alt kesimlerinde yoğunlaşıyor, çalışma yaşamındaki yeri cins ayrımına göre şekillenmiş durumdadır. Örneğin hemşirelik, sekreterlik gibi ev işinin devamı niteliğindeki işleri kadınlar yapmaktalar. Kamu sektöründe İşe almada ve terfide öncelik erkeklere tanınmakta, çocuk sahibi olan kadın aynı durumdaki meslektaşlarına göre daha az terfi ve ödül almakta. İş yaşamında kadın taciz ve tecavüz olgusuyla da karşı karşıya kalmakta, hem emeğinin karşılığını almak için mücadele ederken hem de kadın kimliğine, bedenine olan erkek egemen bakış açısıyla mücadele etmek durumunda kalmakta.

Sendikalı olabilmiş yani sendikal alana girebilmiş kadın içinde durum iç açıcı değil. Kadınlar sendikaların karar organlarında ya çok az yada hiç temsil edilmemekte. Kadın kimliğinden kaynaklı sorunlar burada da devam etmekte. Toplu görüşme süreçlerinde en kolay vazgeçilen talepler kadınların talepleri olmaktadır.

Yeni çıkarılan 1475 sayılı yasa ile birlikte hukuki bir nitelik kazanan esnek üretim, performansa dayalı ücretlendirme gibi uygulamalarla kadın emeğinin daha fazla sömürüleceği kuşkusuz ortadadır. Hali hazırda kaydı tutulmayan sektörde sunulan kadın emeği, yasal çerçevesiyle de sömürülmenin içinde yer alacak. Neo-liberal politikaların mal ve hizmet sektörünü piyasaya açmasıyla birlikte 1475 sayılı yeni iş yasası kamu yönetimi temel kanunu ve yerel yönetimler kanunu ile sözleşmeli personel uygulaması gerçekleştirilecek, bunu en belirgin yanı işsizlik performansa dayalı ücretlendirme sistemi, cinsiyetçi iş bölümü nedeniyle kadınları vuracak. Esnekleşme (iş saatlerinin) kadınların aleyhine olacak, part time çalışma ev içi emek sömürüsünü arttıracak.

Kadınlar bir çok sebepten dolayı evde çalışıyorlar kimisi dışarıda iş bulamadığından, kimisi kocası dışarıda çalışmasın izin vermediğinden, çalışırken çocuklarına bakacak kimse olmadığından, kimisi de çalışacağı yerde kreş olmadığından … başka çaresi kalmayan kadınlar, evde iş yapmaya başlıyorlar. Sigortaları yapılmadan, aylık ne ücret alacakları belli olmadan yarın işinin olup olmayacağını bilemeden çalışırken, sadece patronları değil onların simsarlarını da besliyorlar. Çalışma saatleri belli değil; bu nedenle fazla mesai ücreti alamıyorlar, tatilleri ücretleri yok. Kendilerine iş verilmediği zaman kıdem yada ihbar tazminatı hakları da olmuyor. Tabii yaptıkları bu iş nedeniyle hiçbir zaman emeklide olamıyorlar . Evde işçi çalıştıran iş verenler ise sigorta primi yatırmaktan, vergi ödemekten, servis sağlamaktan çalıştığı saatler içinde yemek vermekten, iş yerini elektrik su parasından, kreş zorunluluğunda kurtulmuş oluyor. Ülkemizde ve dünyada kadınların bu şekilde çalışmaları teşvik ediliyor. Bu şekilde üretim içine sokulan kadın, aslında yine dört duvar arasında kurtulamadığı gibi işçilik haklarından da yararlandırılmıyor.

Biz SDP’li Kadınlar Diyor Ki;

1. Tüm kadınlar için çalışma hakkı olmalı. Kadınların çalışma hayatına katılımını engelleyen tüm yasal ve toplumsal ayrımcılık ve baskılara; gebelik doğum emzirme hastalık gerekçeleriyle işten atılmalara ve iş yerinde cinsel taciz, tecavüz ve her türlü şiddete karşı mücadele edilmelidir. İş güvencesinin ve çalışma yaşamındaki hakların kadınların özgün durumlarını gözeten ve cinsiyetçi iş bölümü değiştirmeyi hedefleyen bir çerçeve geliştirilmelidir.

2. Kadınların eşit haklı ve eşdeğer işe eşit ücretli olarak her alanda çalışma, eğitim görme hakkının sağlanması için pozitif ayrımcı politikaların uygulanmasına çalışılmalı, bu politikalar temelinde cinsiyetçi iş bölümünün ürünü olan kadın-erkek işleri ayrımının ortadan kaldırılması hedeflenmelidir.

3. Kayıt dışı sektörde çalışan ve giderek oranların artma eğilimi gösteren kadın emekçiler için sigortasız çalıştırmaya karşı bu alanlarda çalışan kadınların sendikal haklardan yararlanmaları için mücadele edilmelidir. Örgütsüz çalışan kadınların örgütlenmesi, ve örgütlü çalışanların mücadelesinin bu doğrultudaki talepleri içermesi içinde mücadele edilmelidir.

4. Kadınları eve yollamayı planlayan zorunlu yarım gün çalışma önerilerine karşı eşit çalışma hakkı savunulmalı, isteğe bağlı yarım gün çalışma durumunda bütün çalışanlar için tatil, sosyal güvenlik, saat başı ücret, örgütlenme hakları korunmalıdır.

5. Kadınların sosyal hizmetlerden kocalarından, babalarından, ailelerinden bağımsız birer yurttaş olarak yararlanabilmeleri hedeflenmeli, genel olarak sosyal hizmetlerin bir yurttaşlık hakkı olarak kurumsallaşması için çalışılmalıdır. Eğitim, sağlık, kreş kullanımı, konut olanakları ve diğer sosyal hizmetlerin yaygın, ücretsiz ve tüm vatandaşlara eşit imkanlar sunan bir sosyal hizmet sistemi geliştirilmesi için sosyal hizmetlerin özelleştirilmesi başta olmak üzere genel olarak özelleştirmeye karşı mücadele edilmelidir.

6. Çalışanların sendikalaşma mücadelesinde kadınların örgütlenmesi için özel çalışmalar yapılmalı, kadınların her alanda yetki- karar organlarında söz sahibi olması sağlanmalı, çalışma yaşamına yönelik kadın taleplerini sendikal mücadelenin öncelikleri haline getirecek pozitif ayrımcı politikalar üzerinde yoğunlaşılmalıdır.

7. Kadınların ücretli çalışma hakkını, iş güvenliğini ve sosyal haklarını geliştirecek mücadele genel olarak tüm çalışanlar için verilecek iş gününün ücret kaybolmaksızın kısaltılması, tam istihdam yeterli ücret ve sosyal güvenlik mücadelesinin öncelikli alanlarından biri olarak görülmeli ve kadınlara yönelik pozitif ayrımcı istihdam politikaları için mücadelede işsizliğe karşı iş gününün kısaltılması için verilecek mücadeleyle birleştirilmelidir.

8. Kadınların kamusal alandaki varlıklarının onların özel alanda cinsiyetçi iş bölümünden kurtulmalarını sağlamaya yetmediğini ve özel alandaki cinsiyetçi iş bölümünün gerçekte kadınların çalışma hayatına katılımının önündeki en temel engellerden biri olduğu tespitinden hareket edilmeli ev içindeki cinsiyetçi iş bölümünü aşmak amacıyla yerel yönetimler ve kamu kurumları tarafında finanse edilen ücretsiz hizmet veren, kullananlarca çalışanlarca denetlenen yeterli sayıda yemekhane çamaşırhane kreş açılması için mücadele edilmeli. Geleneksel cinsiyetçi iş bölümünün kamu hizmetlerinde yinelenmemesi içinde çalışılmalıdır.

9. Militarist politikalara dayandırılarak arttırılan askeri harcamalar ayrılan kaynakların kamu hizmetlerine harcanması için mücadele edilmelidir.

10. İMF DB vb. kaynaklı 1475 sayılı yasa, yerel yönetimler temel kanunu, kamu yönetimi temel kanunu vb. yapısal uyum programlarına karşı mücadele edilmelidir.

11. Kadın sorunu tüm sınıfları kesen bir sorundur. Bu bağlamda düşünüldüğünde başta işçi sınıfının kadınları olmak üzere bu kadınların kadın kimliğinden kaynaklı sorunlarını ortak bir mücadele hattında örmeli, kadının her alanda önünün açılması için öncelikli olarak kadının öz güveninin oluşmasının ön koşulu olan kadın dayanışmasının oluşturulması için etkin bir mücadele yürütülmelidir.

12. Ülkemizde işçilerin %90 ı sigortasız ve sendikasız çalıştırılmaktadır. Bunların yarınsından fazlasını ise kadın işçiler oluşturmaktadır bu nedenle SDP li kadınlar örgütlenmede önceliği emekçi kadınlara ve emekçi kadınların yoğun olarak yaşadığı varoşlarına yöneltmelidir.

13. Kadınların ucuz ve yedek iş gücü olmalarına karşı mücadele edilmeli, bu konuda önemli bir faktör olan ücretsiz meslek içi kurslar talep edilmeli, bu kurslardan faydalanma ve mesleki terfide pozitif ayrımcı politikalar geliştirilmelidir.

XI. SDP 1. Konferansı

Pozitif ayrımcılık ilkesinin partimizde somutlanmış uygulaması olan yüzde 30 oranında kotanın parti içi seçimsiz görevlendirmelerde ve organlaşmalarda da (büro, komite, komisyon, parti dışı temsiliyet) uygulanması gerekliliğini önemle vurgular. Sayısal oranın tam uygulanamadığı koşullarda (2-4 . . . kişilik görevlendirmelerde) kota oranının en az yüzde 30 olduğunu göz önüne alarak oranın aday oldukları takdirde kadınlar lehine yükseltilmesini (2 kişiden 1’i 4 kişiden 2’si vb. gibi) karar altına alır.

XII. Sendikal Hareketin Birliği ve Yeniden Yapılanması

SDP, sınıfsız-sömürüsüz dünya için mücadele amacıyla kurulmuş ve işçi sınıfını eyleminin temel gücü olarak belirlemiş, “çoğulcu, devrimci, enternasyonalist, sınıfsal bir kitle partisi”dir. SDP bu niteliklerine uygun parti olma özelliğini ancak işçi sınıfı içerisinde kök salarak örgütlendiği ve onun her düzeydeki eylemine yön vererek öncülük edebildiği ölçüde kazanabilir.

1. Sınıf mücadelesi yaşamın değişik alanlarında süren çok yönlü bir mücadeledir. SDP, işçi sınıfının başta sendikal mücadelesi olmak üzere, onların farklı biçimlerde (işçi dernekleri vb. ) süren ekonomik, demokratik, sosyal mücadelesine sadece “destek vermek”le yetinemez. Parti her şeyden önce işçi sınıfının sendikal mücadelesinin sermayeden ve onun devletinden bağımsız bir zeminde birliğini ve ortak örgütlenmesini sağlamak ve buna uluslar arası boyut kazandırmak için gerekli çalışmaları yapmak durumundadır.

2. Neo-liberal politikalar yaşamın her alanına egemen kılınmak ve işçi sınıfının uluslararası ölçekte tarihsel birikim ve kazanımları yok edilmek isteniyor. Yapılan bütün yasal düzenlemelere (iş güvenliği ve iş yasası, personel rejim, yerel yönetimler vb. ) bu perspektif ve politikalar yön veriyor. Kamu alanı tasfiye edilerek eğitim, sağlık, sosyal güvenlik hizmetleri sermayenin birer kar alanı haline dönüştürülüyor. Esnek çalışma, özelleştirme, taşeronlaştırma, işsizlik yaygınlaşıyor. Kapitalist üretim sürecinde uygulanan neo-liberal politikalar karşısında sendikaların sendikal mücadelenin gereksinimlerini karşılayacak yeni örgütsel formlara sahip olabilmesi için çalışmalar yapılmalıdır.

3. Buna karşın işçi sınıfı ve emekçiler uluslar arası ölçekte süregelen çok yönlü saldırılara karşı koyacak devrimci sendikal iradeden yoksun bulunuyor. Bilindiği gibi her dönemde sendikaların sistemin bir uzantısı haline getirilmesi devletin ve sermayenin temel hedeflerinden olmuştur. İşçi sendikaları, bürokratik bir kast eliyle sınıf mücadelesinden uzaklaştırılarak devletin güdümünde harekete eden ve sermayenin çıkarlarında uzlaşan kurumlar haline getirilmiştir. Sendikal hareket bürokratik kastın inisiyatifi altında sürekli kan kaybediyor ve işçi-emekçiler en fazla ihtiyaç duyduğu birlik ve dayanışmadan çok ırkçı, gerici ve şoven ideolojilerin hegemonik etkisi altında yapay biçimde bölünerek güçten düşüyor. Sendikalardaki bürokratik kast ve sınıf perspektifinden uzak, ikameci anlayışlar, işçi sınıfı içerisinde yaygınlaşıyor ve etki alanlarını genişletiyor.

4. Öte yandan en önemli sorunlardan biri de, işçi sınıfı mücadelesinin sınıfsız-sömürüsüz dünyayı hedefleyen enternasyonalist bir perspektifin sendikal hareket içinde kaybolmasıdır. Sendikal mücadelenin bugün yakıcı ihtiyacı olan birlik, dayanışma ve birleşik mücadeleyi uluslararası düzeyde gerçekleştirmenin ön koşulu bu perspektifin yeniden kazanılmasıdır. İşçi sınıfının tarihsel hafızası ve onun bilinçli unsurlarının partisi olmak arzusunu ve iddiasını taşıyan SDP’nin faaliyetine de bu çıplak gerçek yön vermelidir.

5. KESK ise sahte sendika yasası ile belirlenmiş sınırları aşacak ve gerçek bir sendika hüviyeti kazanacak bir yaklaşımdan yoksun bulunuyor. Bugün başlangıçta olduğu gibi meşru ve fiili mücadele sürecine yeniden girilmeksizin gerek devletin KESK ’i tasfiye ederek kamu emekçilerini büsbütün örgütsüz bırakma planlarının boşa çıkarılması, gerek kamu emekçilerinin sendikal haklarını özgürce kullanması, gerekse siyasal örgütlenme özgürlüğünün (parti kurma, kurulmuş partilere üye olma ve partili siyaset hakları) önündeki her türlü engelin (yasal, anayasal vb. ) kaldırılması olanaklı olamaz. KESK ne yapısal sorunlarını aşacak bir demokrasi perspektifine, ne de grev ve toplu sözleşme haklarını kullanabilecek gerçek sendikal iradeye sahip bulunuyor. KESK ’in en zayıf yanı olarak nitelenebilecek bu durum üzerine yoğunlaşmak büyük önem kazanıyor.

6. Örgütsüzleştirme ve sendikasızlaştırma girişimleri karşısında tüm SDP’lilerin aktif tavır alması zorunluluktur. Sermayenin kendini yeniden yapılandırma politikaları ve teknolojik gelişmelerin de etkisiyle, işçi sınıfının bileşimindeki değişiklikler ve kapsamındaki genişlemeler dikkate alınarak kadın emeğinin ve işsizlerin öneminin hızla arttığının bilinciyle; bu kesimler arasındaki bağların güçlendirilerek sendikal hareket ve siyasal mücadeleye kazandırılmasının önemi gözden kaçırılmamalıdır. Etkin bir emek mücadelesi için partinin işçi sınıfı ve emekçilere bakışı sadece sendikalarda örgütlü olanlarla sınırlamaması gerekir. Üretim sürecine emeğiyle katılmış, katılmayı talep eden tüm işçilerin; çocuk ve kadınlarla emekli ve işsizlerin de işçi sınıfının sınıfın bir parçası olduğu unutulmadan, parti bu kesimler arasında örgütlenmeli, sendikal mücadele bu kesimleri kapsamalıdır.

7. Sömürü ve yabancılaşmaya karşı savaşılmadan işçi sınıfının devletten ve sermayeden bağımsız çıkarları doğrultusunda siyasallaşması sağlanamaz. SDP, işçi sınıfının birleşik örgütlenmesi ve mücadelesini temel alan, her türlü ezme-ezilme ilişkisine karşı mücadele eden sınıf ve kitle sendikacılığı perspektifini işçi sınıfı saflarında egemen kılmaya çalışmalıdır. Bu perspektif egemen kılındığı ölçüde neo-liberalizme cinsiyetçiliğe, militarizme, şovenizme, emperyalist savaşa ve işgale karşı bütünlüklü bir mücadele yürütmek olanaklı olabilir. Bu sağlanabildiği ölçüde sendikalar emek, barış, demokrasi mücadelesinin etkili bir öznesi olabilir ve saflarındaki ekonomist ve indirgemeci eğilimlere karşı tutarlı bir mücadele yürütebilir. Ve böylece kendini devletten ve sermayeden bağımsız bir çizgide demokratik bir biçimde yeniden yapılandırabilir.

8. Bunun için öncelikle sendikal alandaki çalışmalarını, fabrikalarda ve iş yerlerinde örgütlenip kitle bağlarını güçlendirerek yapabilir. Kendisi örgütsüz olan bir partinin başkalarını örgütlemesi, örgüt ve örgütlenme düşüncesini bilince çıkarması düşünülemez. SDP bugüne kadar yaptığı çalışmaları bir imkan olarak değerlendirmeli, bütün kadrolarını organlı faaliyete yönlendirmelidir. Sınıf mücadelesinde stratejik öneme sahip işkollarını saptamalı ve çalışmalarını bu iş kollarında yoğunlaştırmalıdır. Bu konuda kadrolar eğitilmeli ve buna uygun bir devrimci çalışma ve siyaset tarzını geliştirmelidir.

9. SDP yukarıda saptanan görevlerin ve bağımsız örgütsel çalışmaların yanı sıra sendikal hareketin yaşadığı sorunlara köklü çıkış arayışında olan kendi dışındaki sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever siyasal çevre ve inisiyatiflerle öncelikli sorunlar etrafında bir sendikal cephe oluşturma yönünde attığı adımları geliştirmeli, imkanlarını çoğaltmalıdır. Bu bağlam içinde siyasal alanda atılan adımların sendikal mücadele alanına da taşınması için gerekli çalışmaları yapmalı, başlatılan girişimleri en geniş güçleri kapsayacak şekilde sürdürmelidir.

10. Bugünkü sendikal yapılar işçi sınıfının sendikal mücadele ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Bu nedenle SDP yeni bir demokratik sendikal odak oluşturulması perspektifi ile hareket etmelidir.

11. Sendikal yapıların iç işleyişlerinin demokratikleştirilmesine yönelik, yetkinin taban örgütlerine yayıldığı, sınıf içindeki alt kimliklerin tanınması ve pozitif destek politikalarının uygulanması, seçim sistemlerinin değiştirilmesi doğrultusunda mücadele eder.

XIII. Örgütlenme Üzerİne Karar Tasarısı

SDP, devrim ve sosyalizm mücadelesinde, programında da ifade edildiği biçimiyle işçi sınıfının tarihsel-siyasal rolünü teyit eder ve örgütlenmesinin temelini işçi sınıfı üzerine oturtur.

PM ve MYK işçi sınıfının politik örgütlenmesine yönelik parti çalışmalarına yön verecek bir çalışma programı yapmalı, bu programı belli bir çalışma takvimine bağlı olarak uygulamalıdır. Bu bağlam içinde sınıf mücadelesinin önündeki ideolojik politik engel ve açmazları çok uluslu bir ülke realitesi ışığında gerekli düşünsel ve politik çalışmalar yapmalı, parti üyelerinin bilincine çıkarılmasını sağlamalıdır.

Partimizin örgütlenme perspektifi, önceki birlik ve parti süreçlerinin deneylerinden çıkartılan dersler ışığında ve Sosyalist kimlik ve hedefimize uygun olarak belirlenmiştir. Örgütlenmedeki temel prensiplerimizi:

1. Parti örgütlenmesini seçim örgütlenmesi anlayışıyla değil, potansiyelimizin olduğu, politik aktivitenin içinde olunulabilecek yerlerde sahici örgütler oluşturma,

2. Örgütsel işleyişte organlı çalışmayı esas alarak, her parti üyesinin bir parti organında istihdam edilmesiyle, her parti üyesinin günlük olarak bir parti faaliyeti sürdürmesi,

3. Parti örgütlenmesinde temel alınacak hedef kitle olarak gördüğümüz, işçi sınıfı ve kent yoksulları içinde örgütlenme, oluşturmaktadır.

Bunun yanında kadınlar ve gençlik kesiminin dinamizmini örgütlü hale getirerek, partimizin bu kesimler içindeki politik gücünü arttırmak da partinin temel örgütsel görevlerinden birisi olarak belirlenmiştir.

Partimiz içinde bu bağlamda yapılan tartışmalardan birisini de, “Güncel sorunlara mı enerjimizi yoğunlaştırmalıyız, yoksa sınıf örgütlenmesine mi?” sorusu oluşturmaktadır. Böyle bir tartışma anlamsızdır. Politik yönelim ve güncel görevlerle, örgütlenme anlayışı birbiri ile bütünlük oluşturmalıdır. Güncel politik görevlerle, Sosyalist kimlikli bir partinin temel aldığı sınıfsal kesimler içinde sistemli, planlı ve hedefi belirlenmiş bir örgütsel faaliyet birbirinin karşıtı değildir. Sosyalist bir parti, işçi sınıfı içinde sendikal perspektifli bir örgütlenme değil, politik bir örgütlenme faaliyeti yürütür. Sınıfın günlük talepleriyle yetinmez. Sınıfın günlük ekonomik talepleri uğruna sürdürdüğü mücadeleyi desteklerken, esas olarak “toplumun tüm kesimlerinin devlet ve hükümetle ve birbirleriyle olan ilişki ve çelişkileri üzerinden” politik bir faaliyet sürdürür.

Henüz I. Kongresi’ni yapan bir parti olarak partimizin önünde duran en önemli görevlerden birisini, örgütlenme perspektifimiz doğrultusunda, örgütlenmemizi derinleştirmek, yaygınlaştırmak ve güçlendirmek oluşturmaktadır. 16 il örgütü kurmuş olmamıza rağmen, örgütsel çalışmalarımızın henüz yeterli düzeyde olduğunu söyleyemeyiz. Örgütsel çalışmalardaki eksikliklerimizin bir kısmı, merkezi düzeydeki yönlendirme eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bir başka kısmı da örgütsel çalışmaları ilk elden sürdürecek olan parti üyelerinin, partinin örgütlenme perspektifini içselleştirmemeleri ve bu perspektife uygun düşen bir pratik içinde olmamalarından kaynaklıdır. Parti üyelerinin önemli bir kısmı için örgütlenme faaliyetleri, partiye gelenlerin üye yapılması olarak görülmektedir. Örgütlenme böyle kavranıldığında, zaman tüketilmesi gereken yerin parti mekanları olacağı açıktır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, parti faaliyetinin odağını parti mekanları oluşturmakta, parti faaliyeti de buralarda yapılan toplantılara, tartışmalara indirgenmektedir. Bu durumdan hızla kurtulmak gerekmektedir. Toplantılar partisi kurgusunu eleştirdiğimiz halde, giderek daha çok toplantılara gömüldüğümüz ve toplantıların bir çoğunun enerjimizi soğurmasının dışında, örgütlenme ve ileriye hamle yapmaya yönelik olarak, bir işe yaramadığı görülmektedir. Partiyi fabrikalarda, mahallerde değil il ve ilçe binalarında kurmaya çalışan yaklaşım SDP’nin yaklaşımı olamaz. Hedef kesimler içindeki örgütlenme çalışmasının yerine, parti binalarına kendiliğinden gelenlerin örgütlenmesi ikame edilemez. Parti mekanlarına hapis olarak, dünyayı değiştirmek bir yana kendimizi dahi değiştirmemiz olanaksızdır.

1. Parti örgütümüz, örgütlenme çalışmalarını mahalle ve fabrika-işyeri komiteleri oluşturma hedefi ile yürütmelidir. Örgütleme ve siyasal teşhir çalışmaları planlı ve süreğen bir biçimde yapılan çalışmalar olmalıdır. Bu çalışmalar, günlük parti faaliyetinin temelini oluşturmalıdır.

2. Partinin faaliyeti, ajitasyon, propaganda ve örgütlenme bütünlüğü içinde sürdürülmelidir. Her faaliyet, her alan, her birim asgari üç kişiden oluşan komiteler aracılığıyla yürütülmelidir.

3. Partinin temel örgütleri, taban örgütleri olarak adlandırdığımız fabrika, işyeri, mahalle, okul komiteleridir. Parti esasen bu komitelerin toplamından oluşmalıdır. Tüm parti üyeleri, bu taban örgütlerinden birisi içinde yer almak ve çalışmalarda bulunmakla yükümlüdür.

4. Mahalle, işyeri, fabrika komitelerinin amacı, partiyi buralarda örgütlü hale getirmek ve partinin örgütsel omurgasını buralarda oluşturmaktır. Komiteler, partinin siyasal hattının propagandasını yapmak, partiye üye ve sempatizan kazanmakla yükümlüdür.

5. Her oluşan komitenin somut hedefleri olmalıdır. Bir çalışma programı çerçevesinde faaliyet sürdürmelidir. Komite nerelerde ve ne kadar sürede ilişkilere sahip olacağını önceden hedeflemeli ve planlamalıdır. Bunun için, örgütlenecek alan her neresi ise orada ayrıntılı bir etüt yapılmak suretiyle, alanın bilgisine sahip olunmalıdır. Örneğin komite bir mahalle üzerinden kurulmuş ise, o mahallede kimlerin ikamet ettiği, karşı devrimci güçlerin durumu, muhtarlığın kimin elinde olduğu, sosyoekonomik ve kültürel dokunun niteliği bilinmelidir. Bu bilgiler rapor halinde derlenmelidir. Örgütlenilecek yer her neresi ise o bölgede bir dernek, kahve, kültür merkezi, spor kulübü vs gibi bir yer üs olarak seçilmeli ve faaliyet oradan geliştirilmeye çalışılmalıdır. Esas olarak, partimizin çıkardığı afiş, bildiri gibi materyaller buralarda tüketilmelidir.

6. Partinin günlük faaliyetleri bu çok sayıdaki taban örgütlerinde sürdürülürken, parti mekanları bu faaliyetlerden doğan toplantı ihtiyaçlarında ya da eğitim çalışmalarında kullanılmadır. Bu nedenle parti binaları, boş zaman mekanları olmaktan hızla çıkarılarak faaliyetlerin sevk ve idare edildiği karargahlar haline getirilmelidir. Partimiz ancak bu perspektifli bir örgütlenme üzerinde inşa edilirse devrimci bir kitle partisi haline gelebilir.

7. SDP, devrimci mücadelede gücünü toplumsal meşruiyetten ve haklılıktan alan bir perspektif ışığında, solda yaygın olan pragmatizmi reddeder ve kendini sosyalist hareketin bir öznesi görerek, öncelikle tutarlı bir devrimci hareket düzeyine gelmeyi hedefler. Bu mücadelede araç ve yöntemlerini devrim ve sosyalizm hedefinin ihtiyaçlarına ve özüne uygun olarak belirlemenin yaşamsal önem taşıdığına inanır. SDP, bu anlamda sosyalist demokrasinin gereği olarak adaletsizlik, haksızlık ve grupçuluk yaklaşımlarını reddeder ve başta sol içi şiddet ve çatışmalar olmak üzere hareketin genel ve uzun vadeli çıkarlarına zarar verecek araç ve yöntemlerden kaçınır.

XIV. Mİlİtarİzme Hayır!

Ordunun siyasal düzen üzerinde kurduğu hegemonya, 1961 anayasasıyla MGK biçiminde yasal bir niteliğe bürünmüş, 12 Eylül rejimiyle belirleyici bir nitelik kazanmış, 28 Şubat muhtırası ile birlikte daha da pekişmiştir. Ordunun, rejim üzerindeki etkinliğinin nedenleri, yalnızca baskı araçlarına sahip olmasından dolayı değildir. Aynı zamanda, sistemin içinde, kurucu öğe olmasından kaynaklı özerk bir yer işgal ediyor oluşundandır. Bu durumun hem düne ait hem de bugüne ait nedenleri vardır. Osmanlıda aşırı merkezileşmiş, bürokratik, otoriter devlet geleneğinin en önemli öğesi ordudur. Cumhuriyet sonrasında da bu durum, Cumhuriyetin “kurucusu ve kurtarıcısı” olma misyonu ile birleşerek devam ede gelmiştir. Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgenin stratejik durumu ve tekelci sermayenin bölgesel çıkarları da güçlü ve etkin bir ordu kurumuna, egemenlerin ihtiyaç göstermelerine neden olmaktadır.

Bu nesnel koşullar tarafından şekillendirilen ordu, devleti ve toplumu yukarıdan aşağıya doğru denetleyici bir fonksiyon üstlenmiştir. 27 Mayıstan 28 Şubata kadar süren askeri müdahaleler döneminde ordu, devlet ve toplum hayatında önemli ayrıcalıklar kazanmıştır. Bu ayrıcalıklı konumunun yanında, OYAK gibi kurumlar ile sınai, ticari, mali sektörlerde de önemli ayrıcalıklar elde ederek tekel konumuna yükselmiş ve sermaye ile bütünleşmiştir. Milyarlarca dolarlık askeri sanayi kompleks yatırımlarıyla ordunun tekel konumu daha da güçlenirken, siyasal belirleyiciliği bu ekonomik üstünlükten dolayı daha da pekişmiş ve ekonomi giderek daha askeri bir nitelik kazanmıştır.

Ordunun devlet ve toplum yaşamında elde etmiş olduğu yasal ya da yasa dışı ayrıcalıklar ve görevler, ona siyasette her zaman ve her koşulda sistematik olarak müdahale olanağı vermektedir. Genelkurmayın “milli askeri stratejik konsept” (MASK) çerçevesinde hazırladığı ve milli güvenlik kurulu tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe giren milli güvenlik siyaseti belgeleri (MGSB) devletin “gizli anayasa”sı olmaya devam etmektedir. MGK kendine göre iç ve dış tehdidi tanımlamakta ve onu bertaraf etmek için türlü operasyonlar düzenlemekte, psikolojik savaş usulleri kullanmakta, kamuoyunu da bu dolayımla yanıltmaktadır. MGK kararları, hükümet politikalarını, yasa, genelge ve yönetmelikleri bağlamaktadır. Bu dolayımla devlet ve toplum hayatına müdahale eden ordu, bir siyasal güç merkezi olarak davranmaktadır.

Milliyetçi, faşist, ulusal solcu kesimler için ordunun bu başat konumundan verilecek her ödün, bağımsızlıktan verilecek ödün olarak görülmekte, liberaller açısından ise ordunun mevcut yapısı AB endeksli olarak ele alınmaktadır. Kısa vadede militarizmin, siyasal, toplumsal arenadaki etkinliğinin zayıflaması kolay olmayacaktır. Türkiye’de demokrasi kültürünün gelişmesi, toplumun özgürleşmesi ve siyasetin toplumsallaşmasının önündeki en büyük engellerden en önemlisi militarizm ve militarizmin tüm toplumsal alanlardaki etkisidir. Anti-militarist mücadele, demokrasi mücadelesinin derinleştirilmesi, siyasal özgürlükler alanının genişletilmesi ve nihayetinde sosyalizm mücadelesinin olanaklarının arttırılmasını sağlayacaktır.

İktisadi, siyasal ve toplumsal yaşamı kuşatan militarizme karşı, siyasal demokrasi için etkin bir mücadele yürütmeksizin ve geniş yığınlarda anti-militarist bir bilinç oluşturmaksızın, sosyalizm hedefine ulaşmanın mümkün olmayacağının bilinciyle;

1. Ordunun devlet içindeki özerk yapısına son verilerek, MSB’ye (Milli Savunma Bakanlığı) bağlanmalı ve askeri otorite, sivil otoriteye tabi hale getirilmelidir.

2. Ordu, tüm siyasal işlevlerinden arındırılmalı, devlet ve toplum yaşamındaki tüm ayrıcalıklı konumuna son verilmelidir. Ordunun siyasal ve toplumsal yaşama müdahalesine olanak tanıyan, iç güvenlikle ilgili yetkilendirme ve görev üstlenmesine yol açan bütün anayasal, yasal düzenlemeler (MGK, MASK, MGSB, İç Hizmet kanununun darbelere yasal olanak sağlayan hükümleri, Kriz Yönetimi) ortadan kaldırılmalıdır.

3. MİT, JİTEM, kontrgerilla gibi bütün militer, paramiliter örgütlenmeler dağıtılmalı, bugüne kadar halka karşı işledikleri suçlar ortaya çıkarılmalı, sorumluları yargılanmalıdır.

4. Askeri-sınai komplekslerin inşasına ve ekonominin askerileştirilmesine son verilmeli, ekonomik ve sosyal ihtiyaçları içeren askeri tesisler halka açılmalı ve halkın hizmetine sunulmalıdır.

5. “Vicdani Ret Hakkı” tanınmalı, zorunlu askerlik ve tüm öğretim kurumlarından “Milli Güvenlik” dersleri kaldırılmalıdır.

6. Askeri-sivil yargı ikiliği kaldırılmalı, askeri yargı sistemine son verilmelidir. Askeri eylem ve işlemlerin yargı denetiminden bağışıklığına son verilmeli, bütün fiiller ayırımsız olarak tek sivil yargı sistemi içinde ele alınmalıdır.

7. Her ne sebeple olursa olsun ülke sınırları dışında bulunan askeri birlikler geri çekilmeli, başka ülke topraklarına asker göndermeye son verilmeli, NATO başta olmak üzere, halklara karşı oluşmuş tüm askeri ve siyasi örgütlerden ve anlaşmalardan çıkılmalıdır. Komşu ülkelerle barış ve saldırmazlık anlaşması yapılmalıdır.

8. Her türlü silah alım satım, üretim ve finansmanına son verilmeli, bütçedeki askeri harcamaların payı düşürülmelidir.

9. Partimiz, toplumda anti-militarist mücadele anlayışının geliştirilmesine çalışmalı, militarizme destek veren sendika, dernek ve diğer toplumsal örgütlerdeki yönetici kasta karşı kararlı ve ödünsüz bir mücadele sürdürmelidir.

XV. Sosyalİstlerİn Bİrlİğİ İçİn

Sosyalist Demokrasi Partisi, sosyalist hareketin yeniden yapılanması ve sosyalistlerin birliği sorunlarının kavrayışının bir sonucu olarak davranmalı, bu doğrultuda inisiyatif almalıdır.

Bu görevin yerine getirilebilmesi için;

1. Tam yetkili bir PM Komisyonunun oluşturulmasını;

2. Bu komisyon vasıtasıyla sosyalist hareketimizi bir tartışma içine çekebilmek için inisiyatif üstlenmeyi;

3. Birlik sorununu tartışmak ve birlik amacına hizmet etmek için yerel düzeylerde sosyalist güçlerle birlikte tartışma toplantıları örgütlemeyi;

4. Bütün bu faaliyetlere bağlı olarak en geç bir yıl içinde Türkiye çapında merkezi bir toplantı gerçekleştirilmesi için çaba harcamayı;

5. Sosyalistlerin birliği doğrultusunda, gelişmelere bağlı olarak yaratıcı çabaların içinde olmayı, her olanağı değerlendirerek birlik amacı doğrultusunda uygun araçlar yaratmaya çalışmayı karar altına alır.

XVI. Sosyalİst Demokrasİ Gençlİğİ’nİn Örgütlenmesİ Üzerİne

Yaklaşık altı aydır Sosyalist Demokrasi Gençliği (SDG) olarak faaliyet yürüten SDP’li gençler, Eylül ayı başından itibaren kendi örgütlülüklerini tahkim etme sürecine girmişler ve bir kampanya sürecinin ardından SDG olarak partiyle nasıl ilişkilenileceği ve örgütlenme modelinin nasıl olacağının yanıtını bulmak üzere Konferans toplamışlardır. Konferansta yapılan görüşmelerin ardından bu konuda bir “karar” alınmamış olmakla birlikte, Konferansımıza tavsiye niteliğinde bir yaklaşım belirmiştir.

Partili gençliğin içerisine girdiği örgütlenme sürecinin geldiği nokta ve yönelebileceği potansiyeller göz önünde bulundurulursa, Konferansımızın bu meseleye ilişkin net bir tutum belirlemesinin zarureti ortaya çıkar.

Bu amaçla SDP’li gençliğin bağımsız örgütünün ortaya çıkarılması ana fikriyle aşağıdaki noktalar karar altına alınmıştır:

1. SDP’li gençlerin bağımsız örgütünün adı Sosyalist Demokrasi Gençliği (SDG)’dir.

2. SDG, SDP’ ye ideolojik-politik bağımlı, örgütsel olarak bağımsız bir gençlik örgütüdür.

3. SDG, SDP üyesi gençlerden oluşur.

4. SDG, SDP ile her düzeyde hukuklu, organik ve düzenli bir ilişki kurar.

5. SDG’nin örgütsel işleyişinde demokratik merkeziyetçilik esastır.

6. SDG; Merkez Yönetim Kurulu (MYK), Genel Yönetim Kurulu (GYK), İl Yönetim Kurulu (İYK) ve faaliyet yürütülen tüm alanlarda kurulan-kurulması hedeflenen SDG komitelerinden teşekkül eder.

7. MYK, GYK ve İYK’nin görev, sorumluluk ve yetkileri SDP’nin ilgili organlarından esinlenerek saptanacaktır.

XVII. Yerel Yönetİmler

SDP, “SDP Yerel Yönetim Anlayışı ve Programı / Çözüm: Örgütlü katılım” başlıklı metni partinin yerel yönetim politikalarına yön verecek temel belge olarak kabul eder ve buna ek olarak aşağıdaki talepleri benimser.

Giriş

Bugün Türkiye’de, halkın katılımına ve denetimine kapalı bir merkezi ve yerel yönetim anlayışı hüküm sürmektedir. Halk, karar süreçlerinden dışlanmıştır. Emekçiler, ezilenler, kadınlar ve gençler yok sayılmakta, milyonlarca insanın geleceğini ilgilendiren tüm kararlar bir avuç azınlık tarafından alınmaktadır.

Yerel yönetim geleneği; demokratik yaşamı ve siyasal katılmayı yani doğrudan demokrasiyi yerleştiren bir süreçtir. Demokratik bir yerel yönetim sadece kentlerin imar, bayındırlık ve sağlıklı yaşamını sağlayan bir örgüt demek değildir. Demokratik bir katılım ve tartışma kültürünün yerleşmesini hazırlayan bir toplumsal süreçtir.

Halkın söz, yetki ve karar sahibi olmasını sağlayacak bir yönetim anlayışını yaşama geçirmek tarihsel bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Partimiz ve tüm demokrasi güçleri böylesi bir görevle karşı karşıyadır. 28 Mart 2004 yerel yönetim seçimleri yaşadığımız sürece müdahale açısından oldukça önemlidir. Bu seçimlerde, 16’sı büyükşehir olmak üzere 3215 belediyede toplam ikiyüzbin civarında temsilci seçilecektir. Bu nedenle, önümüzdeki yerel seçimler demokrasinin kazanılması, demokratik katılımın sağlanarak halkın kendi temsilcilerini seçmesi ve kendi kendini yönetmesi açısından önemli bir süreçtir. Emeğin, barışın ve demokrasinin Türkiye’sini kurmak açısından da önemli bir adımdır.

Asıl amacı sosyalist bir toplum kurmak olan Partimiz, bu hedefine ulaşmak için geleceğin toplumsal ilişkilerini bugünden kurma/başlatma kararlılığını sürdürmektedir. Bu hedefine ulaşmak için genel ve yerel yönetim anlayışını ortaya koymak, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal sürecinde geliştirmek için yerel yönetim programını çok önemsemektedir.

Çünkü, nasıl bir sosyalist devlet, sosyalist toplum ve sosyalist demokrasi istiyorsak, bugünden onun kurulabilirliği temelinde bu amaca adım adım ulaşmak zorundayız. . . .

Yaşanılan sosyalizm deneyleri bize göstermiştir ki; demokrasinin bütün kurum ve kuruluşlarıyla kalıcılaşması, toplumsal olarak içselleştirilmesi işçi sınıfının, tüm emekçilerin ve ezilenlerin bilinç ve inisiyatiflerinin gelişmesine bağlıdır. . . .

Yerel Yönetim Sorununu Nasıl Ele Alıyoruz?

Yerel yönetim sorununun teorik ve siyasal boyutunun en önemli yanı, burjuva devlet biçimleri ve demokrasinin niteliğinin kavranılmasıyla ilgili kısmıdır. Bu bağlamda merkez ile yereli arasındaki ilişkinin niteliği hem burjuva demokrasisi ve hem de gerçek demokrasi bağlamında ele alınmalıdır. Çünkü, yerelin, yerinden demokrasinin niteliği, önemi ve yeni toplumsal projemizdeki yeri ele alacağımız modelin ana hatlarını oluşturacaktır.

Türkiye’de yerel yönetimler konusunda (diğer birçok konuda olduğu gibi) soruna sınıfsal açıdan yaklaşımlara pek rastlanmıyor. AB’ye entegrasyon tartışmaları ve uyum yasaları sürecinde her şey kişisel haklar bağlamında ele alınıyor. Yerel yönetin modeli konusundaki vurgular ya üniter yapı ya da yerellik üzerinden yapılıyor.

Yerel yönetim; siyasal, toplumsal bir kavram ve sosyal-idari bir kurum olarak geç Ortaçağlar Avrupa’sının bir ürünüdür. Kentlerin özgürleşmesi 12. yüzyıl Avrupa’sında başlayan ve boyutları günümüze kadar uzanan bir tarihsel olgudur.

Kapitalist devletin kökeni Batı Avrupa’da 15. ve 17. yüzyıllar arasında ortaya çıkan askeri, hukuksal ve siyasal yetkilerin tümünü merkezileştirerek elinde toplayan mutlak monarşilere kadar dayanmaktadır. Monarşinin gücü, feodal soylular ile burjuvazi arasındaki güç dengesine dayanmaktaydı. Burjuvazi ise kendi ekonomik ve siyasal yükselişinin önündeki engelleri kaldırmak için her çareye başvurmaktaydı.

Feodal soylulukla burjuvazi arasındaki ilişki her yerde aynı olmadı ve her ülkenin kendi özgünlükleri içerisinde farklı biçimlere büründü. Bu aynı zamanda burjuva demokratik devrimlerin farklı ülkelerdeki farklı niteliklerini de belirledi. Özetle, feodalizmden kapitalizme geçiş süreciyle birlikte devlet bir yandan bürokratik ve parlamenter bir nitelik kazanırken, aynı zamanda kendisine yasal bir biçim veren hukuksal bir nitelik de kazanmıştı.

Kapitalist toplumda hukuksal ve siyasal haklar devletin bürokratik niteliğinden dolayı demokrasi her zaman eksik ve sınırlı bir şekilde işlemişti. Ekonomik sömürüden kaynaklanan eşitliksizlerin varlığı hukuksal düzenlemede ortaya çıkan tüm haklar ve özgürlükleri biçimsel bir niteliğe büründürmüş, demokrasinin olmazsa olmazı olan eşit ve özgür ilişkiler burjuvazinin çıkarlarını zedelediği her konuda engellenmişti. Burjuvazi kendi egemenliğini pekiştirdikçe parlamentoları asli işlevlerinden arındırarak kendi sınıf çıkarlarının korunması temelinde siyasal ve ideolojik egemenliğini yasal biçimlere sokmanın bir aracı haline getirdi.

Tarihsel olarak burjuvaziyle özdeşleyen/özdeşleştirilen parlamento genel anlamda kapitalist devletin zorunlu bir parçası ve tek demokratik biçimi gibi algılanmıştır. Oysa, demokratik parlamentoların başka biçim ve adlarla kapitalizmin ortadan kalkacağı sosyalist toplumlarda da gerçekleşebileceğini tarihsel deneyler göstermiştir. Kapitalist toplumun ekonomik ve sosyal koşullarının ortadan kaldırılmasıyla birlikte parlamentonun da yapısal bir değişiklik geçirip halkın gerçek bir temsil organı haline dönüşebilmesi için parlamentonun demokratik bir nitelik kazanması gereklidir. Ancak, sosyalist toplumda aslolan doğrudan demokrasidir.

Tarihte Bir İlk: Komün Tipi Örgütlenme ve Demokrasi

Doğrudan/dolaysız demokrasinin tarihsel bir biçimi olan Paris Komünü yeni tipte bir devlet biçimiydi.

Bu aynı zamanda devrimci, demokratik halk iktidarının kuruluşunun tarihsel bir adımıydı.

Belirli bir geçiş dönemine denk düşen bu devlet biçimi, kapitalist devletin sömürücü, baskıcı ve bürokratik baskı aygıtını ortadan kaldırıp, onun yerine toplumun eşit ve özgür gelişmesinin yolunu doğrudan demokrasinin gelişmesinin önkoşullarını yaratan demokratik bir mekanizma koymuştu. Paris Belediye Meclisi ve Kurucu Meclis seçimlerini erteleyen hükümete karşı ayaklanan Paris halkı hem Paris’in düşmana (Alman işgaline) karşı savunulmasını ve hem de kent yönetimini üstlenen Konsey eski hükümetin yerine geçmişti. Yeni yönetim, genel ve eşit oya dayanan bir seçim yoluyla Paris Belediye Meclisi’nin seçimlerin yaparak, kenti yönetecek Paris Komünü’nün oluşmasını sağlamıştı.

Komün, eski devletin egemenleri olan büyük burjuvazi, kilise kodamanları ve aristokrasinin dışında kalan tüm toplamsal sınıfların ve katmanların güçleri oranında temsilcilerinden oluşarak, daha o zamandan bir devletin nasıl bir demokratik niteliğe kavuşabileceğini göstermişti. Komün sadece askeri, idari, mali, eğitim, siyaset vb. alanlarda ortaya çıkan bürokrasiyi yok etmekle kalmadı, yargıçları da secimle gelip seçimle giden ve topluma karşı sorumlu olan kişiler haline dönüştürdü. Komün, sadece büyük kentlere yönelik bir yerel örgütlenme biçimi değildi, kır ile kent arasındaki birliği içererek ve tüm ülkede yaygınlaşacak şekilde bir ulusal örgütlenme biçimiydi. Komün doğrudan demokrasinin tarihsel biçimi olarak, parlamenter bir örgenlik değil, aynı zamanda hem yürütmeci ve hem de yasamacı olan hareketli bir yeni yapılanmaydı. Paris Komünü’yle başlayan bu devrim ve sosyalizm geleneği Ekim Devrimi’yle Sovyetler biçiminde sürmüş ve daha sonraki süreçte de birçok yerde Konseyler/Meclisler şeklinde çeşitli ad ve biçimlerde devam etmiştir.

Kapitalist devletin bürokratik merkeziyetçi karakterine karşın, demokratik devrimini yapmış her ülkede, her biri belirli bir devlet biçimine tekabül eden oluşumlar gerçekleşmiştir. Demokrasi uygulamalarının en geniş olduğu İsviçre ile valilerden polis müdürlerine kadar kamu görevlilerinin seçimle belirlendiği Amerika’ya kadar, birçok modelden örnek göstermek mümkündür. Aynı şekilde Amerika, İsviçre, Belçika, Finlandiya vb. birçok burjuva devletlerinde etkili olan kalıcı yerel yönetim yapılarının varlığını da yadsınamaz. Uzun bir tarihsel süreçte ortaya çıkan bütün bu yapılanmalar, her ülkenin özgün koşullarında oluşan özyönetimlerce oluşmuştur. Burjuva demokratik cumhuriyetlerinin tarihsel tecrübeleri Paris Komünü’nden başlayarak diğer sosyalist devletlerin özyönetimleri tarafından devralınmıştır. Sorun bu yapıların bir model olarak alınıp alınmamasında değil, onların sınıf muhtevası ve demokratikleşme eğiliminin nereye doğru evrilmekte olduğudur. Başka bir ifade ile bu sorun, yerel yönetim modellerinin, burjuva ve sosyalist devletlerin ortaya çıkış döneminde ve sonradan kazandıkları özelliklerle ilgilidir.

Komün tipi örgütlenmede, kapitalist toplumda ortaya çıkan temsili kurumların tümü yok edilmez, bunların önemli bir kısmı sınıfsal içerikten ve işlevlikten arındıkları oranda Komünün ilişki ve işleyiş biçimine uyarlanıp sürdürülebilir. Böylelikle doğrudan/dolaysız demokrasinin koşullarında içselleştirilmiş temsili kurumlar; temsilcilerinin eşit ve genel oyla seçilmesi, geri çağrılabilmesi ve her aşamada sorumlukların denetlenebilir bir mekanizmaya kavuşmasıyla, eskiye oranla daha etkin ve daha demokratik bir şekilde işlerlik kazanabilir. Öte yandan sosyalist demokrasinin olmazsa olmazı olan “çoğulculuk ilkesi” Komün tipi örgütlenme biçiminde (ilk kez Paris Komün’ünde ve Sovyetlerin ilk döneminde) etkin bir şekilde uygulanarak, sömürücü ve baskıcı sınıfların dışında yer alan sınıfların ve tüm katmanların kendi güçleri oranında temsil olanağı yaratılmıştır.

Türkiye’de Yerel Yönetim Geleneği

Osmanlı yönetimi, doğudaki imparatorluklar gibi demokrasiye ve yerel yönetimlerin inisiyatif elde etmesine yabancıydı. Osmanlı imparatorluğu ve Cumhuriyet döneminde batıda olduğu gibi burjuva anlamda bir demokrasi, başka bir deyişle demokratik devlet biçimleri olmamıştır. Buna bağlı olarak da Türkiye tarihinde bir demokratik yerel yönetim modeli ve uygulamasından söz edilmesi mümkün değildir.

Cumhuriyet dönemi boyunca yerel yönetimlere ilişkin politikaların esasını, yereli en sıkı bağlarla merkeze bağlamak olmuştur. Üniter devletin genel yapısından kaynaklanan bir sisteme göre, yürütmenin bütün geleneksel kurumlarının uzantıları yerel düzeyde her yerde geçerlidir.

Bu bağlamda burjuva demokrasilerine benzer bir genel ve yerel yönetimden yoksun olan Türkiye’de, şimdi içine girdiği AB’ye entegrasyon sürecinde şu ana kadar bir çok anayasa değişikliği yapılmış, yasa ve yönetmelik çıkarılmış olmasına karşın, toplumsal yaşamda demokratik bir değişim olmamaktadır.

Bütün bu nedenlerle, merkezi yapıyı yerelde hiçbir şekilde tekrarlamayan bir yönetim anlayışını ortaya koymak ve bunu ulusal, sınıfsal, etnik, dinsel, kültürel vb. kesimlerin en geniş katılımıyla hayata geçirmek tarihi bir önem kazanmaktadır.

Yerel Yönetim Yasa Tasarıları

Cumhuriyet tarihi boyunca sayısız kez gündeme getirilen kamu yönetiminin yeniden yapılanması konusunda, AKP hükümeti de geçmiş hükümetler gibi Türkiye’yi yeniden yapılandıracak yasal düzenlemeleri gündemine almış bulunmaktadır. Devlet personel kanunu ve kamu yönetiminin yeniden düzenleneceği ifade ediliyor. Hazırlanan taslaklar üzerinden kamuoyunda bir tartışma yürütülmektedir.

Taslakları değerlendiren, öneriler dile getiren yazıların basında yer aldığı günümüzde, siyasi ve felsefi bir temelden uzak görüş ve öneriler geçmişte olduğu gibi kurallar ve mekanizmalarla sınırlı olduğu için ayrıntılar arasında kaybolup gitmektedir. Kamu yönetimi ve yerel yönetim alanında alternatif bir programdan yoksun bir anlayışla yapılan tartışmalar, sistemin sınırları içinde kalmaktadır.

Yerel yönetim alanında “reform” olarak gündeme getirilen yeni düzenlemelerle, yerel yönetimleri merkezi idareden bir ölçüde serbestleştirip, kapitalizmin alt merkezlere olan gereksinimini karşılayacak kentlere, özellikle metropol kentlere yeni işlevler yüklemeyi amaçlamaktadır. Tasaların amacı, yerel yönetimleri şirket işleyişine kavuşturmaktır. Bunun gereği olarak yerel yönetimlerin kamusal işlevlerinden uzaklaştırılması öngörülmektedir.

Katılım, denetim, açıklık, demokrasi, sivil toplum, planlama, çevre, tarih, kültür gibi kavramların içleri bilinçli bir şekilde boşaltılmaktadır. Tasarılar, halkın demokratik katılımını ve denetimini değil, yerel yönetim alanında sermayenin serbestçe dolaşımını amaçlamaktadır.

Yerelciliğin Düşündürdükleri

Türkiye’de yerel yönetim alanında, özellikle 1980’den bu yana hareketli bir süreç yaşanmaktadır. Hükümet organları karşısında güçsüz ve bağımlı olan belediyeler; seçmenlerin daha çok önem verdikleri kurumlar olmaya, belediye başkanları da siyasal partilerin en etkili kadroları içinden çıkmaya başladılar.

Ancak, Yerel yönetimlerde yaşanan hareketliliğin yerel kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi; kentlerin imar, planlama, altyapı, ulaşım, çöp, su-atık su gibi hizmetlerinde yolsuzlukların artarak devam etmesi ve rant sisteminin yaygınlaşması niteliğine sahip olduğu, kısa sürede ortaya çıkmıştır.

Sonuç, vesayet altında bile çıkar tezgahı gibi çalışan yerel yönetimler ve her şeyi ilgili kanunun maddeleriyle çözmeye çalışan bir yönetim anlayışı. Sonuç: yaygın yolsuzluk, rant ve rüşvet.

Bütün bu gelişmeler, belediyeler dünyasının bir tür “endüstri” haline geldiğini; küreselleşen dünyanın yerelde kurulduğunu; bu kuruluşun kamu varlıkları ile birlikte örgütlü yapıların tasfiyesi üzerine yükseldiğini; kısaca belediyeciliğin akıllardaki geleneksel belediyecilik dünyasından farklı bir dünyaya dönüştüğünü göstermektedir. Bu dönüşümü görmek ve çözümlemek, doğru politikalar üretmenin de ön koşuludur.

Yerel Yönetim İlke ve Politikalarımız

İnsanın insan tarafından sömürülmesine ve ezilmesine, cinsler ve uluslar arasındaki eşitsizliğe, doğal çevrenin yağmalanmasına son verecek; insanın ve insanlığın ortak kültürünün gelişiminin önündeki tüm engelleri ortadan kaldıracak; bayrağında “her şey insan ve doğa için” ve “herkese yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” şiarlarının dalgalandığı bir sosyalizmi amaçlayan Partimiz:

Kapitalist toplumun devrimci tarzda aşılmasıyla; işçi sınıfının ve emekçilerin kendi iktidarı olarak sosyalist demokrasinin ilan edilmesiyle ve son çözümlemede bölgesel ve enternasyonal çapta ulaşılabileceğini savunmaktadır.

Siyasal ve toplumsal alanda devrimci bir değişimin, emekçilerin partisinin herhangi bir biçimde hükümet olmasıyla değil; bizzat işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin kendilerini yönetmesiyle gerçekleşeceğini savunmaktadır. Emekçilerin daha bugünden, toplumsal yarar doğrultusundaki faaliyetlerini geliştirecekleri, eşitlikçi, dayanışmacı ve demokratik ilişkileri yaşamın her alanına yayacakları, yaratıcılıklarını geliştirecekleri bir mücadele hattını ve siyaset tarzını benimsemektedir.

Partimiz, siyaseti bu güçlerin yaşamın her alanında söz ve karar sahibi olması şeklinde algılamakta; yerel yönetim alanında da bu anlayışı olmazsa olmazı olarak kabul ederek, tüm demokrasi güçlerinin halkın demokratik iktidarı için en geniş birlikteliğini yaşama geçirmeyi hedeflemektedir.

Devletin merkeziyetçi, bürokratik ve militer niteliğinin, egemen ulus ve devlet ilişkilerinin yarattığı tarihsel ve toplumsal geleneklerin tasfiyesi eşit ve özgür gelecek için zorunludur. Üniter yapının tasfiye edilerek çok kimlikli, çok kültürlü, çok dinli vb. bir siyasal ve toplumsal yapının kurulması için, siyasal ve toplumsal özgürlüğe yönelmiş bütünlüklü bir mücadelenin yerel yönetim alanında da yaşama geçirilmesi gereklidir.

Demokratik Politika ve Yerel Yönetimler

Bu anlayış ışığında “demokratik politika” kavramıyla “demokrasi”, yani “halkın kendi kendini yönetmesi” arasında doğrudan ve ayrılmaz bir bağ söz konusudur.

“Demokratik Politika”yı hayata geçirmek için, kamusal sorunların tartışılması sürecine örgütlü katılan yurttaşların eşit olmaları, gerekli her türlü bilgi ve diğer kaynaklara erişebilmeleri ve özgür bir tartışma sürecinin yaşanması gereklidir.

Bu ilkeler demokratik politikanın temel dayanaklarıdır. Türkiye’nin toplumsal ve politik hayatı ise, bu ideal durumun çok uzağında durmaktadır. Yurttaş eşitliği, kamusal açıklık ve denetim (yönetimden hesap sorabilme) ve özgür tartışma merkezi yapı tarafından engellenmektedir.

“Yerel politika”nın doğru dürüst işleyen bir demokrasinin kurulması ve geliştirilmesi açısından önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, “demokratik politika”nın hayata geçirilmesi için verilmesi gereken ve böylesi bir politikanın önündeki ulusal, sınıfsal, cinsiyete dayalı ekonomik, kültürel ve politik engellerin ortadan kaldırılmasına yönelecek olan mücadelenin önemli alanlarından biri de “yerel politika” alanıdır.

“Yerel” olan, insanların politik iktidar ile doğrudan yüzleştikleri mekanı anlatmanın ötesinde bir anlama sahiptir. Yerel olan, mekansal olanla toplumsal olanın ayrılmaz bir birlikteliğini ifade etmektedir. “Yerel” olanın tanımı, “yerel olmayan”ı da içerir. Yerel olmayan ise, modern ulus-devlete, o devlet biçiminin kendi mantığına göre tanımlanır ve dolayısıyla ulus-devlete özgü politika mantığı da aynı zamanda “yerel politika”yı tanımlamış olur.

Burada ortaya çıkan çelişki, “demokratik politika”nın “yerel politika” bağlantısı ile “yerel olmayan politika”nın “ulus-devlet mantığına göre tanımlanan politika” bağlantı noktaları arasındadır. İkinci tür politikanın endekslendiği mantık, politikanın, “devletin varlığını ve bekasını koruma” amacının öncelikle belirlendiği bir faaliyet ve süreç olarak tanımlanmasını dayatmaktadır. Bu çelişkiyi ve dolayısıyla da “yerel politika”nın “demokratik politika” ile olan bağlantısının nasıl engellendiğini Türkiye deneyimi açıkça yansıtmaktadır.

Bu sorunun çözümü için, öncelikle yerelden merkeze doğru kurulan yeni bir örgütlenme anlayışı üzerinde düşünmek gerekiyor. Yaratıcı bir anlayışla demokratik iktidar alanının kuruculuğuna soyunmak gerekiyor. Mahallenin ilk ve temel politik birim olarak ele alınmasından başlayarak, belde, ilçe, il, bölge ve merkezi düzeyde yeni bir örgütlenme anlayışını savunuyoruz.

Bu nedenle, işçilerin, ezilenlerin mutlaka bu sürece doğrudan katılması, mücadelenin bir parçası haline gelmesi, kendisinin ürettiği çözümleri kendi mücadelesi ile yaşam karşısında sınaması ve bu süreç içinde geliştirmesi gerekmektedir.

Gerçekten, doğrudan katılımın ve denetimin açık olduğu bir kent yönetimde, hayatımızda değişen ne olurdu? Diye düşünebiliriz. Bu özgürlük alanını hayal edebilir ve hayal gücünün ortaya çıkaracağı düşünceler etrafında somut çözümlemeler geliştirebilir ve bunları heyecan verici pratikler olarak yaşama geçirebiliriz. Hayal gücümüzü; insanların hayata tutunma yöntemlerini, birbirlerine sahip çıkma yollarını bulacakları zeminlerin kent ortamlarında nasıl geliştirileceği üstüne kurabiliriz.

Türkiye’de halkın katılımına dayanan demokratik bir siyasal sistem bir türlü gerçekleşmiyor, demokratik bir siyasal kültür oluşamıyor. Çünkü, “yönetimler” açısından baktığımızda hiçbir yerde demokrasiyi yönetenlerin geliştirmediğini, demokrasiyi emekçilerin ve ezilen sınıfların geliştirdiğini söyleyebiliriz. Sorun, demokratik bir siyasal ve toplumsal sistemin kurulmasıdır.

Toplumsal örgütlenmeye ve siyasal katılıma kapalı bir sisteme karşı, yaşamın her alanında çoğulculuğun, doğrudan katılım ve denetimin olduğu yanıtların ve alternatiflerin yaratılacağı pratiklere gereksinim olduğu açıkça ortadadır. Bu pratikler, toplumsal muhalif güçlerin kendilerini açığa vuracakları, ortamlarını geliştirecekleri zemini yaratmaları projesidir. Bu durum, toplumun kendini örgütleyebildiği kanalların açıldığı bir ortamın yaratılmasıdır. Doğrudan katılım ve denetim kanallarının yaratılması, bu kurucu faaliyetin pratikleri olarak ele alınmaktadır.

Yaşanmakta olan küreselleşme süreci de halkın siyasal temsiline değil, siyasetten uzaklaşmasına dayanıyor ve halkın örgütsüzleşmesini dayatıyor. Halkın toplumsal yönetime katılma ve denetleme olanağı yoksa, örgütlü toplum yoksa, demokratik bir sisteminden bahsetme olanağı da yoktur. Bu durum, yaşadığımız toplumsal ve siyasal hayatın kendisidir. Çünkü, yurttaş eşitliği, denetim ya da yönetimden hesap sorabilme ekonomik, toplumsal ve siyasal eşitsizlikler tarafından engellenmektedir.

Bu sorun alanında karşımıza, halkın katılımını sağlayacak bir örgütlenme olgusu çıkmaktadır. Bu açıdan demokratik kuruluşların, sendikaların ve çeşitli inisiyatiflerin demokratik bir katılımın yaşama geçirilmesine ne ölçüde katkıda bulundukları gözden geçirilmelidir.

Halkın iradesini oluşturma ve bunu aşağıdan yukarıya doğru genel ve yerel yönetimlere kanalize edecek ortamlar yoksa, o toplumda demokratik örgütlenmeden söz etmek olanaksızdır.

Türkiye’de giderek derinleşen yoksulluk ve eşitsizlikler karşısında, yaşamın ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel yanlarını kapsayan bir demokrasiyi kurma çağrısını gerçekleştirmekten başka çare yoktur. Bu açıdan, yerel yönetimler başlıca değişim yapılarına dönüştürülecektir. Bu bir yandan yerel iktidarın köklü demokratik kanallarının açılmasını diğer yandan demokrasiye yeni temeller ve daha geniş alanlar sağlayacaktır.

Çözüm halkın örgütlü katılımından geçiyor. Doğrudan katılım ve denetimin olduğu bir kent yaşamında, sosyal, siyasal ve kültürel düzeyde heyecan verici pratikleri yaşama geçirebilir, yeni bir siyasal atmosfer yaratabiliriz. İşin özü, demokratik halk yönetimini kurmaktır.

Yerel Yönetim İlkelerimiz

Doğrudan Demokrasiyi Gerçekleştirmek İçin:

1. Herkesin eşit ve özgür bir şekilde katılabildiği ve gücü oranında temsil edilebildiği demokratik bir seçim sistemi gereklidir. Seçimlerdeki tüm barajlar kaldırılmalıdır.

2. Tüm yerel yönetimler, o alanda yaşayanların oluşturacağı yerel meclislerce yönetilecektir.

3. Yerel meclisler, yerinden yönetim olarak demokratik halk yönetiminin kurulduğu ve halkın kendini yönettiği gerçek iktidar organları olacaktır.

4. Yerel meclisler, halkın en geniş kesimini temsil edecek ve tüm kesimlerin denetimine açık olacaktır.

5. Her yerel yönetim alanı halkın demokratik katılımını kolaylaştıracak ölçekte yerel yönetim birimlerine ayrılacaktır. Her birim; demokratik halk meclislerini oluşturacak, ayni zamanda demokratik kent meclislerini de seçecektir.

6. Yerel yönetimler, demokratik halk meclislerinin oluşumu için gerekli olan ortamları oluşturmakla yükümlü olacaklardır.

7. Her yerel birimde yaşayan yurttaşlar, önceden ilan edilen yer ve günde meclis seçimleri için oy kullanacaklardır.

8. Yerel Yönetim Birimleri halkın gönüllülük esasına göre katıldıkları bir anlayışla kendi bütçelerini oluşturacak, toplanan kaynaklarla yönetim birimlerinin mekanları yaratılacak, halkın ortak kullanacağı kültür evleri oluşturulacaktır.

9. Yerel Yönetim Birimleri kaynaklarının bir bölümünü (yüzde 25’den az olmamak üzere) demokratik kent meclislerine aktaracaklardır.

10. Yerelde tüm iktidar organları ve kamusal düzenlemeler, yerel meclisler tarafından oluşturulacaktır.

11. Merkezi hükümet, ulusal ölçekteki nedenlerden kaynaklanan sorunların çözümüne yardımcı olmak dışında, yerel meclislere karışmayacaktır.

12. Kent yönetim organlarının çalışmalarında şeffaflık ve demokratik katılım (açıklık, seçim, demokratik ilişki ve işleyiş) sağlanacak, bilginin halkla buluşması gerçekleştirilecektir.

13. Hizmetler, karar alma, uygulama ve denetleme aşamaları kesintiye uğratılmadan demokratik bir planlama anlayışıyla yaşama geçirilecektir.

14. Yerel yönetimler halkın geleceğini ilgilendiren konularda referandum haklarını kullanacaklardır.

15. İnsanlığın temel hak ve özgürlüklerine dayalı bir yönetim anlayışıyla, halkın, referandum hakkı ile seçtiklerini geri çağırma hakkı yaşama geçirilecektir.

Yerel Yönetimler; işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin daha bugünden eşitlikten, özgürlükten ve demokrasiden yana istemlerini toplumsal yaşamın her hücresine yayacakları ve yaratıcılıklarını geliştirecekleri bir okul haline dönüştürülecektir.

Sağlıklı Bir Çevrede İnsanlık Onuruna Yaraşır Bir

Yaşam İçin:

Açlık, yoksulluk, barınma, eğitim, sağlık ve ulaşım en temel çevre sorunları olarak öne çıkarken zorunlu göçler, bölgeler arası dengesizlikler, ormanların yok edilmesi, içme suyu kaynaklarının azalması, atmosferdeki değişimler, hava-toprak-su kirliliği, evsel-sanayi-radyoaktif atıklar artık günlük yaşamamızın bir parçası haline gelmiştir.

Yaşadığımız bu olumsuzluklar, yıllardır sürdürülen plansız bir sanayileşme ve kentleşmeyi kalkınma modeli olarak benimseyen, insanları ve kenti sermaye birikimi için ucuz işgücü ve ucuz altyapı aracı olarak ele alan, bunların sosyal ve kültürel boyutunu ve maliyetini gözardı ederek, daha fazla para ve vurgun peşinde olan bir sistemin kaçınılmaz sonuçlarıdır.

* İnsanlık onuruna yaraşır sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının sağlanması amacıyla, yeni konut ve çalışma alanlarının oluşturulması için insanlığın kollektif aklını ve iradi etkinliğini temsil eden planlamayı toplumsal yaşama sokacak bir süreç başlatılacaktır.

* Türkiye’nin deprem riski altında bulunan bölgelerinde; yerleşim alanlarının envanteri çıkarılarak, mevcut yapı stokları bilimsel olarak elden geçirilecek ve can güvenliğini tehdit eden, yıkılması gereken yapılar yıkılacak, kentsel dönüşüm projeleri demokratik bir anlayışla yaşama geçirilecektir.

Deprem bölgelerinde insanların ekonomik, sosyal, ruhsal, fiziksel iyileştirilmesine dönük çalışmaları etkin bir şekilde yapacak ve insanları bu çalışmanın içine katacak bir yönetim anlayışı temel alınacaktır.

* Ortak yaşam ve dayanışma bilincinin gerektirdiği yeni kentsel yapılar (toplu konut, toplu taşıma ve yeni kamusal alanlar) geliştirilecektir.

* Ulaşım ticari bir işletme olarak değil, kamusal bir hizmet olarak ele alınarak, ekolojik döngüyü kirleten otoyol ve kara taşımacılığına karşı, toplu ulaşım (deniz, demiryolu, raylı) sistemleri geliştirilecektir.

* Doğal bir kaynak toprağın ranta dayalı kullanımına son verilerek, topraktan yararlanmanın esas alındığı kentsel politikalar uygulanacak ve toprak üzerinde spekülasyona dayalı faaliyetler ortadan kaldırılacaktır.

* Kamu topraklarının satış, özelleştirme vb. yollarla elden çıkarılmasına son verilecektir.

* Barınma hakkı temel bir insanlık hakkı olarak ele alınacak ve bu hakkın kullanımına dönük konutlar vergilendirme dışında bırakılacaktır.

* Kamu arazileri üzerinde yapılacak konutlarda yalnız kullanım hakkının olduğu (miras hakları dahil) el değiştirme hakkının olmadığı çözümler getirilecektir.

* Hava, gürültü, görüntü, çöp, kanalizasyon kirliliği, su kıtlığı ve doğal afetlerin toplumsal yaşamın risklerini artırması engellenecektir.

* Geri döndürülemeyen kaynakların kullanımına dayalı enerji ve sanayileşme politikalarına son verilecek, doğal kaynakların yok edilmesi engellenecektir.

* Kentsel kamu Hizmetleri, bu hizmetlerin ticarileştirilmesini dayatan özelleştirme vb. politika ve uygulamalar reddedilerek, emekçilerin ve ezilenlerin yararına ve toplumsal inisiyatiflere açık demokratik bir planlama anlayışıyla yapılacaktır.

* Yerel Yönetimler ve kamu kurumları tarafından finanse edilen ve çalışanlar tarafından denetlenen yemekhaneler, çamaşırhaneler, kreşler açılacak ve yaygınlaştırılacaktır.

Tarihi ve Kültürel Mirası Korumak ve Geliştirmek İçin

Kentler yapıları, meydanları, parkları ve tüm sosyal mekanlarıyla insanlık tarihinin ve yaratıcılığının; kentsel tasarım ve yapım sürecinin ürünüdürler. Günümüzde tarihi ve kültürel kentsel doku tahrip edilmekte ve kentler kimliksizleştirilmektedir. Kentlerin tarihi ve kültürel kimliklerinin korunması ve geliştirilmesi için:

* Kentlerdeki tüm ekonomik, kültürel ve tarihsel değerler, Anadolu ve Mezopotamya’nın tarihi ve kültürel mirasının korunması ve geliştirilmesini amaçlayan merkezi bir politikanın ışığı altında yerel topluluğun koruma ve kullanımına devredilecektir.

* Kentsel çevrenin, tarihi ve kültürel değerlerin yağmasına, rant eksenli ilişkilere, yolsuzluk ve rüşvete karşı ödünsüz bir tavra sahip olunacaktır.

* Kentlerdeki görüntü kirliliğinin önlenmesi ve estetiğin kentsel görünümdeki öneminin vurgulanması amacıyla halkın bilgilendirilmesine, tarihi ve kültürel çevreyi korumada inisiyatif almasını sağlayacak politikalar geliştirilecektir.

Kadınların Yerel Yönetimlere Etkin Olarak Katılımını Özendirmek ve Geliştirmek İçin:

* Kadınlara pozitif ayrımcılık uygulanacak ve yerel meclislere etkin olarak katılımı sağlanacaktır. Kadınlar ve çocuklar üzerinde uygulanan şiddet ortamı kaldırılacaktır.

* Yerel hizmetlerin üretim ve dağıtımında (İstihdam, Yararlanma, tüketim) kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık ilkesi yaşama geçirilecektir.

* Her mahallede bütün finansmanının ve organizasyonunun yerel yönetimler tarafından karşılanacağı ve kadınlar tarafından yönetilen ve denetlenen;

* 24 saat çalışan, kadınların kürtaj, doğum kontrolü dahil, bütün sağlık sorunlarına ilişkin hizmet ve danışma merkezleri,

* Cinsel şiddete maruz kalan kadınlar için kadın sığınma evleri ve danışma merkezleri,

* Kadın ve çocukların ihtiyaçlarını da gözeten spor tesisleri,

* Kadınların bir araya gelebilecekleri kadın kültür evi gibi kamusal mekanlar oluşturulacaktır.

* 24 saat hizmet veren yuva, kreş ve çocuk bakım merkezlerinin, okullu çocuklar için etütlerin yapılması,

* Her mahalleye ucuz ve temiz çamaşırhanelerin açılması,

* Ucuz ve sağlıklı yemek veren yemekhanelerin kurulması,

* Ucuz ve temiz alışveriş merkezlerinin, her alışveriş merkezinde çocuk oyun odalarının oluşturulması,

* Kadınların gece sokağa çıkabilmeleri için bütün sokaklarda tam aydınlatmanın yapılması sağlanacaktır.

Engellilerin Toplumsal Yaşama Tam ve Eşit Yurttaşlar Olarak Katılımı İçin:

Engellilik sanıldığının tersine doğal ve bireysel değil, nedenleri ve sonuçları bakımından toplumsal ve aynı zamanda sınıfsal bir olgudur. Çünkü engellilik yoksulluktan, cehaletten, savaşlardan, iş ve trafik kazalarından, hastalıktan, kentleri köyleri yerle bir eden depremlerden vb. . doğmaktadır. Bütün bunlar doğal gibi görünen fakat son çözümlemede toplumsal yanı belirleyici olan olaylardır. Bu nedenle engellilerin mücadelesi diğer ezilen yoksul sınıfların mücadelelerinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Engellilerin toplumsal yaşama tam ve eşit yurttaşlar olarak katılmalarının sağlanması için;

* Engellilerin her alanda toplumsal yaşama katılımlarını engelleyen ve yasal mevzuattaki bütün engelleyici hükümler kaldırılacaktır.

* Engellilerin yaşamını kolaylaştırıcı her türlü sosyal ve mekansal düzenlemeler gerçekleştirilerek, toplu ulaşım ve iletişim araçlarından ve diğer kamu hizmetlerinden ücretsiz yararlanmaları sağlanacaktır

* Engellilerin eğitim, iş ve sosyal güvenlik sorunları öncelikle ele alınarak ve bu alanlardaki eşitsizliğin azaltılması ve giderek ortadan kaldırılması için lehte ayrımcılık ilkesi uygulanacaktır.

* Engellilerin eşitlik ilkesi gereğince her alanda yaratıcılıklarını ve üretken güçlerini kullanıp, geliştirecekleri bir yaşam ortamı sağlanacaktır.

Çocukların, Gençlerin ve Yaşlıların Kenti İçin

* Yerel Yönetimler çocukların ve gençliğin sportif, kültürel, sanatsal yeteneklerini geliştirecekleri ortamları ve mekanları yaratmakla görevli olacaklardır.

* Çocukların, yaşlıların yararlanacakları ortamlar ve gerekli mekanlar yaratılacaktır.

Yerel Yönetim Adaylarının Belirlenmesi

Yerel yönetim adaylarımız ilin, ilçenin tüm parti üyelerinin, en geniş demokratik güçlerin, kişi ve kurumların doğrudan katılımı ile yapılacak seçimlerle belirlenecektir.

Paranın renginin tüm renkleri ezdiği kapitalist bir dünyada, kapitalizm, zenginliğin iki kaynağı olan toplumu ve doğayı aşındırmaya devam ediyor. Bugün aşırı üretime rağmen insanlığın büyük bir kesimi yoksulluk ve sefalet içinde bulunuyor. Zenginlerle yoksullar, bir şeylere sahip olanlarla olmayanlar arasındaki uçurum kapanacağına daha da açılıyor. Verilecek mücadele hem gezegeni ve uygarlığı kurtarmanın hem de insana insan onurunu yeniden kazandırmanın yoludur. Bu yönde kaybedecek fazla zamanımız yok.

Eşitliğin, Özgürlüğün ve Barışın Olduğu

Bir Dünya ve Türkiye İstiyoruz . . .

EK:

Yerelde İktidar, Genelde Çözüm Gücü Olmak

Partimizin kısa dönemdeki hedefi, “Yerelde İktidar, Genelde Çözüm Gücü Olmak” için gerekli olan atılımları gerçekleştirmek olmalıdır. Yerelde iktidar, genelde çözüm gücü olmaktan şunlar anlaşılmalıdır:

* Partinin kendi gücünün farkında olmayı gerektiren bir stratejik yönelimi gereklidir. Bu durum Kürt Özgürlük Hareketiyle stratejik bir ittifak politikasını zorunlu kılmaktadır. . .

* Bu stratejik yönelim yeni konjontürel koşullarda birlikte mücadele anlayışını ve yeni bir toplum projesini ifade etmelidir.

* İşçilerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin daha bugünden eşitlikçi, sosyalist demokratik ilişkileri yaşamın her alanına yaymaları ve yaratıcılıklarını geliştirebilmeleri için bir mücadele hattını ve siyaset tarzı benimsemektir.

* “Yerelde iktidar olmak” anlayışı, esas olarak eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum idealini geleceğe ertelemeden bugünden kurmaktır. Başka bir ifade ile demokratik halk iktidarının nüvelerini oluşturmaktır.

* “Genelde çözüm gücü olmak”, ülkenin temel sorunlarının çözümüne siyasal anlamda müdahil olabilmektir. Bunun anlamı, Türkiye’nin devrimci ve demokratik dönüşümü için çözümler önermek ve bu konuda somut adımlar atmaktır. . .

* Bir çözüm gücü oluşturmanın tek yolu, başta işçi, emekçi ve tüm ezilenler olmak üzere, devrimci demokratik toplumsal muhalefet güçlerinin emek, barış ve demokrasi ekseninde bir kulvarda toplanması, kısaca bir seçim bloğu oluşturulmasıdır.

* Türkiye halklarının meşru ve demokratik temsilcilerinin yerel yönetimleri alması ve giderek parlamentoya girmesi devrimci blok girişiminin en önemli adımı olacaktır.

* Yapılacak seçim ittifakı, tüm Emek, Barış ve Demokrasi güçlerini kapsamalı ve yerel seçimlerden önce oluşturulması gereken bu ittifak, seçimlerden sonra da sürmelidir.

Böylelikle, barışın, emeğin, özgürlüğün, demokrasinin ve sosyalizmin sesini her düzeyde yükseltebilir ve burjuva kampına karşı, bir emek, barış ve demokrasi cephesi haline gelebilir. Böyle bir ittifak, başta SDP olmak üzere diğer tüm sol ve sosyalist partilerin bundan sonraki yönelimini ve geleceğini belirleyecektir. Bu bağlamda ittifak yapmak, teknik açıdan aritmetiksel bir sorun, siyasal açıdan da bir seçim mühendisliği olarak ele alınmamalıdır. İttifak yapmak, her şeyden önce, ideolojik, siyasal ve örgütsel boyutlarıyla bir anlayış sorunudur.

Talepler:

1. Köy, mahalle, belde, ilçe ve illerde, halka yönelik olarak, bilinçlenmelerine ve kendi sorunlarına sahip çıkabilecek bir yapıya kavuşturulması amacıyla, konusunda uzman, aydın ve sanatçıların yardımıyla haftalık, aylık seminerler, paneller, brifingler düzenlenmesi, bu amaçla bilim, kültür ve sanat kurumlarının kurulmasının teşvik edilmesi, kurulanların aktif olarak desteklenmesi, her mahalle ve köye kütüphaneler açılması, mevcut tüm kütüphanelerin yayınlarının güncelleştirilerek zenginleştirilmesi, ülke düzeyinde çıkarılacak bir yerel yönetim deneyim ve uygulamalarımızın anlatıldığı merkezi bir yayın organı aracılığıyla deneyin eğiticiliğinin yaygınlaştırılmasının sağlanması;

2. Bu amaçla gazete, dergi, radyo ve TV gibi yayın organlarından yararlanmak için ortak amaca hizmet eden böylesi kurumların desteklenmesi veya benzeri oluşumların yaratılması;

3. Halkın, belde ve kent yöneticilerini bağlayan kararlar alabilen ve her biri seçilmiş insanlardan oluşan, söz-yetki-karar hakkını kullandığı bir araç olan, sokak, mahalle ve kent meclisleri gibi mahalli ve sendika, dernek, oda ve çıraklık okulları mesleki örgütlenmesine maddi ve manevi destek olunması konusunda seçilmiş yerel otoritenin olanaklarının seferber edilmesi;

4. Gençliğin genç olmalarından kaynaklı gereksinimlerinden olan spor ve eğlence merkezlerinin inşa edilmesi, desteklenmesi ve bütün bunları organize edebilecek gençlik merkezlerinin belde yönetimleri bünyesinde gerçekleştirilmesi;

5. Kadınların temel sorunlarının çözümü için kadınlara özel sağlık kuruluşlarının, kadın danışma merkezlerinin, kadın sığınma evlerinin yaygınlaştırılması, çalışan anneler için muhtarlıklar bünyesinde oluşturulacak, tam gün faaliyet yürüten kreş ve çocuk bakım evlerinin açılması ve bu kuruluşların tamamının işletim giderlerinin, ekonomik bağımlılıkları sebebiyle kendilerini erkek egemenliğine boyun eğmek zorunda hisseden “ev kadınları”nın mesleki eğitimle el becerisi kazanması ve onların ürettiklerini satabilecekleri pazarların belediye bütçesinden karşılanması;

6. Muhtarlıklar önderliğinde tarımsal üretimde bulunan köylünün sağlıklı ve ucuz üretim yapabilmesi ve aracı-tefeciden arındırılmış, gerçek gelirin doğrudan emekçiye yansıyabildiği bir ya da birkaç emekçilerinin üye olduğu üretim kooperatiflerinin kurulması, mevcutlarının demokratik bir yapıya kavuşturularak üreticinin üretim sürecinde söz ve karar sahibi olmasının sağlanması, bu kooperatiflerin bir birlik çatısı altında toplanarak üretim sürecinde gereksinim duyulan gübre, traktör gibi tüm üretim gereçlerinin bu birliğin olanakları tarafından gerçekleştirilerek üretimde dışa bağımlılık sürecinin sona erdirilmesi;

7. Kimsesiz yaşlıların bedelsiz olarak bakıldığı ve gereksinimlerinin toplumsal dayanışma çerçevesinde ve belediyeler tarafından karşılanan yaşlılar evlerinin yaygınlaştırılması;

8. Engelsiz insanlara göre düzenlenmiş ve engelli insanların yaşamlarını güçleştiren ulaşım, konut vb. düzenlemelerin yeniden ele alınarak engellilerin yaşamlarını kolaylaştıracak ve kendi kendine yeter hale getirecek imkanların yaratılması ve düzenlemelerin yapılması;

9. Değişik sebeplerle ebeveynlerinden uzak kalmış sokaklarda yaşamını sürdürmekte olan çocukların, uyuşturucu tuzağına düşmüş ve suç odaklarının kullandığı kimsesiz çocukların içine düştükleri bu durumdan kurtarılması, barındırılıp yetiştirildiği yurtların yaygınlaştırılması, burada toplumcu ve dayanışmacı bir bilinçle yetiştirilmesi;

10. Kentin vicdan sömürüsü yapan ve böylesi bir hayatı kendisine yaşam biçimi haline getiren “dilenci”lerin arındırılması ve bunlardan gerçekten muhtaç olanların tespit edilerek ihtiyaçlarını kurulacak vakıflar aracılığıyla karşılanmasının sağlanması;

11. Halkın sağlıksız gıda ürünleri tüketiminin engellemek için denetimsiz satış yapan işporta tezgahlarının kaldırılarak ucuz ve kaliteli ürün satın alabileceği semt pazarlarının yaygınlaştırılması ve ulaşılabilir mesafelerde oluşturulabilmesi, gıda denetiminin etkin ve yaygın hale getirilmesi için belediyeler tarafından karşılanan gıda denetiminin uzman kişilerce ücretsiz yapılması;

12. Kent temizliğinin yalnızca katı atık toplama sınırlarından çıkarılması, geri dönüşüm mantığının egemen kılınarak doğanın en yararlı bir şekilde kullanılması, çevre temizliği için hava, su, görüntü ve gürültü kirliğine de son verecek bir politikanın belediyeler bünyesinde çözüm bulunması;

13. Kent içi ulaşımın kar hedefinden arındırılması, metro gibi toplu taşıma ağının yaygınlaştırılması, ulaşım ve park sorununa çözüm adına konutların mümkün olan en yakınına park alanlarının ayrılması, teknik olarak mümkün olmayan yerlerde de bina içinde yeterli otopark zorunluluğu getirilmesi;

14. Kentlerin akciğeri niteliğindeki yeşil alanların yaygınlaştırılarak, yerleşimdeki beton bloklar görünümünün sona erdirilmesi, tarıma elverişli araziler üzerine çok katlı binalar yerine, tarıma elverişli olmayan beşinci sınıf arazilerde yayvan yapılaşma uygulanarak ekolojik dengenin korunması;

15. Türkiye’de demokrasinin gelişiminde yerel yönetimlerin oynayacağı hayati rolün bilincinde olarak, yerel yönetimlerin demokratik halk yönetimlerine dönüştürülmesi ve Porto Alegre örneğinde olduğu gibi halkın kendi ihtiyaçları konusunda karar hakkına imkan tanıyacak katılımcı bir belediye yapılanmasını savunur. Merkezden yapılan atamalar yerine yerelde demokratik seçimlerle oluşan bir demokratik bir yapıyı savunarak yaklaşan yerel seçim kampanyasını bu perspektif içinde yürütür.