İkinci Kongre Kararları
Sosyalist Demokrasi Partisi ikinci Konferans Kararları
18-19 Kasım 2005
SOSYALİST DEMOKRASİ YOLUNDA KESİNTİSİZ YÜRÜYÜŞ
(Oy birliğiyle kabul edildi)
Birinci Olağan Konferans Kararları hakkında SDP İkinci Olağan Konferansı, aşağıdaki saptamaları karar altına alır:
I. SDP’nin I. Konferans’da onaylanan parti programında ve bir madde hariç tüzüğünde her hangi bir değişiklik, bugün için gerekli değildir. Program ve tüzük ana hatları ve temel ilkeleri bakımından bugün de geçerliliğini koruyor.
2. Birinci Konferansa sunulan ve onaylanan Konferans belgeleri, Konferans Komisyonu’na katılan tüm bileşenlerin çoğunluğu arasında uzlaşmayla hazırlanan ve Konferans’ta oy çokluğuyla onaylanan “Sorunların Sorunu: Kürt Sorunu” ve “Amerikan İşgalinde Güney Kürdistan” başlıklı kararlar dışında ana tezleri bakımından bugün de geçerliğini koruyor.
I. Konferans tüm zayıflıklara, önümüze koyduğumuz hedeflere ulaşma konusundaki başarısızlıklara karşın, SDP tarihsel bakımdan yanlışlığı kanıtlanmış ve devrini tamamlamış geleneksel sola karşı bir “itiraz” olarak ilan ettiği kendine özgü çizgilerin, bugün de aktüel ve geçerli olduğunu, partimizi söz konusu soldan ayıran “sosyalist solun birliği ve yeniden yapılanması” “Kürt Özgürlük Hareketi ile ittifak” ve “sosyalist demokrasi” tezlerinin daha da derinleştirileceğini, bu üç özgün çizgi yolunda “kesintisiz yürüyüş” iradesinin II. Konferansımıza yön vereceğini ilan eder.
II. SDP’nin programına, tüzüğüne, I. Konferans belgelerine, onu geleneksel soldan ayıran özgün tezlerine Marks, Engels ve Lenin’in öğretisi, bu öğretiye Türkiye sosyalist hareketimizin yaptığı düşünsel ve pratik katkılar temel oluşturmuştur.
III. Konferans, partinin merkezi yönetici organlarını, PM’yi, MYK’yi, parti yayın organlarının kurullarını, gençlik yönetici organ ve yayın kurullarını, Kadın ve İşçi-Emekçi koordinasyonunu, tüm PM komisyonlarını ve MYK bürolarını, partinin programı, tüzük ve Konferans belgelerini açıklamakta, teorik arka planını aydınlatmakta, somut olgularla temellendirmekte, eleştirel bir yaklaşımla geliştirip, zenginleştirmekte yeterli çabayı harcamadığı için eleştiriyor ve bu ideolojik çalışma yanlışının II. Konferansın seçeceği PM tarafından giderilmesini en önemli teorik çalışma ve propaganda görevi olarak ilan ediyor.
--------------------------------------------------------------------------------
GENEL KARAR
(Oy birliğiyle kabul edildi)
1. Bu Konferansın temel görevi, partinin güncel politik çizgisini belirlemek ve bu çizgiyi yaşama geçirmeye temel oluşturacak olan eylem programının çerçevesini çizmek ve partinin yeniden inşasını gerçekleştirmek için gerekli düşünsel temeli hazırlamaktır.
2. Dünya ölçeğinde güncel temel mesele, küresel saldırıya karşı küresel direniştir.
Bölgesel çapta güncel temel mesele ABD emperyalizminin Irak işgaline son vermek ve BOP’yi önlemektir.
Bu iki enternasyonal görevin yerine getirilebilmesinin Türkiye’de temel koşulu, oligarşik iktidarın, AB’ye BOP yoluyla yönelme hedefini Kürt sorununun çözümü temelinde boşa çıkartmak ve toplumsal, devrimci değişim sürecini başarıya ulaştırmaktır.
3. Bütün bu amaçlara yönelebilmek için, SDP, Türkiye işçi sınıfının Kürt emekçi halkıyla stratejik ittifakına, onun politik biçimi olarak, sosyalist hareketle Kürt özgürlük hareketinin kolektif öncülüğünde en geniş toplumsal muhalefet güçlerinin çatı partisi biçimindeki cephesine dayanan demokratik, toplumsal, devrimci değişimin eylem programını hazırlamalı ve bu programın yaşama geçebilmesi için de SDP’nin yeniden inşası yolunda, merkezden taban örgütlerine doğru gerekli adımları atmalıdır.
Konferans, bu politik çizgiyi, aşağıdaki görüşler temelinde onaylar.
--------------------------------------------------------------------------------
Emperyalİst Küresel saldIrIya karşI Küresel Dİrenİş, ABD İşgalİne son, BOP’a hayIr!
(Oy çokluğuyla kabul edildi)
1. SDP’nin geçen konferansından bu yana geçen zaman zarfında en önemli gelişme ABD’nin Irak’ı işgal etmiş olmasının özellikle bölgede yarattığı sonuçlardır. AB’nin eşiğine geldiği ekonomik, politik ve ideolojik kriz bir diğer önemli gelişmeyi oluşturmaktadır. Emperyalist merkezler dışındaki devletlerde, özellikle L. Amerika’da ortaya çıkan küresel emperyalizme, neo-liberalizme ve yeni dünya düzenine karşı tepkilerin büyümeye devam etmesi, giderek ÇHC’nin dünya kapitalist pazarındaki artan rolüne karşılık, emperyalist devletlerin yeni “soğuk savaş” belirtileri göstermesi, iki Konferans arasındaki diğer aktüel gelişmelerdir. Sonuç olarak, bir yandan kapitalist dünyanın iç çelişkileri keskinleşiyor, emperyalist merkezler arasında rekabet kızışırken, diğer yandan emperyalist küreselleşme, neo-liberalizme ve yeni dünya düzenine karşı varolan tepkiler gün geçtikçe güçleniyor. Avrupa Birliği ülkelerinde göçmen sorunu Paris’te başlayan ayaklanmanın da gösterdiği gibi giderek derinleşiyor. Göçmenlerin hareketi emperyalist küreselleşmeye karşı bir meydan okumadır.
2. ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak’ı işgali, Genişletilmiş Büyük Orta Doğu Projesi temelinde tüm bölgede yürüttüğü gizli açık operasyonlar, bölgesel güç merkezi olmak amacıyla birbirleriyle rekabet eden bölge devletleri arasındaki çelişkiler, emperyalist merkezler arasındaki çelişkilerle iç içe geçiyor ve onları durduracak bir devrimci değişim dışında bölgesel savaşların yayılması olasılığını arttırıyor. Emperyalist ülkelerin kimi devletlere yaydığı nükleer silahların da arttırdığı, bölgesel nükleer savaş tehlikesi bir olasılık olarak bölgeyi tehdit ediyor.
3. Emperyalist merkezlerin ve bölgesel güç merkezi olma yolunda birbiriyle çatışan emperyalizme bağımlı olmakla birlikte, kendileri de tekelci çıkarlara sahip kapitalist ülkelerin dışında kalan yoksul halklar bu amansız emperyalist küreselleşme ve farklı bölgesel rekabet koşullarının çaresiz kurbanlarıdır.
4. Bütün bu gelişmeler “reel sosyalizmin” yenilgisi sonucunda patlayan dünyanın eski sosyalist devletlerinin ve kapitalist dünya pazarından izole edilen, buna karşılık reel sosyalist ülkelerin müttefiki olan “üçüncü dünya” ülkeleri pazarlarının paylaşım kavgaları tarafından belirleniyor ve “globalizm” adı altında dünya ölçeğinde kapitalist yeniden paylaşım dönemi yaşanıyor. 15 yıldır yaşadığımız bütün savaşlar, işgaller ve krizler, ekolojik yıkım, cinsiyetçi toplumsal adaletsizlik, işte bu, dünya tarihsel ölçekteki karşı-devrimci gelişmeyle bağlıdır. Emperyalizm insanlığı barbarlığa doğru sürüklüyor. Onun alternatifi sosyalizmdir.
5. SDP’yi oluşturanlar parti kuruluşundan çok önce bu dünya tarihsel ölçekteki gelişmeleri analiz etmiş, yeni paylaşım kavgalarını ve bölgesel savaşların kaçınılmazlığını saptamış; aynı zamanda emperyalist çelişkilerin, bölge devletlerini de içine çekerek yumak olduğu bölgelerdeki somut durumu, sosyalist rönesansın ve bölgesel çapta devrimci değişimlerin de şafağı olarak tanımlamıştır. Bu çizgi, partimizin Konferans sonrası eylemine yol gösteriyor.
6. Günümüzde tüm insanlığı tehdit eden olgu, emperyalizmin askeri ve ekonomik açıdan “rakipsiz” olarak, tüm gezegenimize egemen olmaya yeltenmesi, buna karşı emperyalist merkezi devletlerde, bölgesel güç merkezi olma emelindeki devletlerde ve bunların dışında kalan devletlerde, işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin, örgütlü ve bütünsel dünya devrimci sürecinin özneleri olamayışı, tepkisel ve sınırlı mücadelelerin dünya çapında emperyalizmi geriletici ve ona karşı elle tutulur bir alternatif yaratıcı güce henüz bütünüyle dönüşmeyişidir. Bu durum dünya sosyalist hareketinde, işçi sınıfının saflarında perspektif bulanıklığına yol açıyor, milyonlarca insanı, emperyalizme karşı inandırıcı bir yeni dünya hedefiyle harekete geçirmeyi önlüyor. Buna karşın başta Latin Amerika olmak üzere giderek emperyalist barbarlığın iç yüzü daha fazla açığa çıkıyor ve sosyalizm dahil yeni alternatif arayışlara yöneltiyor.
7. Bununla birlikte günümüzde dünya devrimci sürecinin güçleri mayalanıyor. Her bölgesel savaş, bölgedeki egemen “milli” güçleri emperyalizmle birleştiriyor, işbirlikçilik egemen “milli” güçlerin varlık sorunu haline geliyor, buna karşılık bu savaşlar, işgaller, müdahaleler ve iç savaşlar, bölge emekçi halklarını hem emperyalizme, hem de kendi “milli” egemenlerine karşı direnişe yöneltiyor. Bu açıdan özellikle Irak’ta büyüyen direniş hareketi dikkat çekiyor. Onun gittikçe güçlenen mücadele ivmesi, ABD’nin dünyanın başka bölgelerinde istediği at koşturmasını sınırlandırıyor. Diğer yandan bu hareket, ABD’de ve dünyada savaş karşıtı hareketin güçlenmesine hizmet etmekle kalmıyor, emperyalizmin yenilebileceği düşüncesini güçlendirerek dünyanın ezilenlerine moral bir destek sunuyor. İsrail’in bölgede güç merkezi olarak Filistin halkına karşı yürüttüğü saldırgan politika iflasın eşiğine gelmiş bulunuyor. SDP Filistin halkıyla tam bir dayanışma içindedir. Tüm bölge, ABD, İsrail, Türkiye ittifakının tehdidi altındadır. Halklar bu tehdide karşı her geçen gün birleşiyor. Hiç kuşkusuz Kürt özgürlük hareketi bölgemizdeki özgürlük ve demokrasi hareketlerine esin veren büyük bir örnek oluşturuyor. Küba her şeye karşın devrimcileştirici etkisini sürdürüyor. Bir bütün olarak Güney Amerika’da ABD eski konumunu yitirmiş bulunuyor. Bu gelişmeye paralel olarak Güney Amerika’da, esas olarak ‘işsize iş’, ‘köylüye toprak’ gibi talepler etrafında, neo liberalizme karşı ağırlıkla sosyal koruma politikaları hedefiyle, yeni örgüt ve mücadele biçimlerini yaratarak ilerleyen bir hareket şekilleniyor. Sendikal örgütleri zayıflatılan ve bir zamanların “refah devleti” döneminin kazanımlarıyla oyalanan Batılı işçi sınıfı hareketi, neo-liberal saldırıya karşı henüz kazanımlarını koruma çerçevesinde de olsa her geçen gün daha fazla karşı koyma gereği duyuyor. Bu gelişmeler emperyalist-kapitalist sistemin siyasal üstünlüğünü henüz tehdit eder boyutta olmasa da, yeni bir dönemin yavaş yavaş şekillenmeye başladığını ortaya koyuyor. Bu durum dünya çapında komünistleri sosyal demokrasinin bir çok yerde neo liberal kapitalist yönelimin yörüngesine girmesinden alınan derslerin ışığında neo-liberalizme, küreselleşmeye ve yeni dünya düzenine karşı uluslararası çapta şekillenmeye, en azından neo liberalizmin ideolojik hegemonyasını kırmaya başlayan hareketin deneyimlerinden öğrenerek sınıfsal konumlarını güçlendirme ve 21. yüzyılın enternasyonalini inşaa etme göreviyle yüzyüze bulunuyor.
8. SDP, ABD ve İngiltere emperyalizminin Irak’tan derhal ve kayıtsız şartsız çekilmesi uğrunda mücadele edecektir. Irak’ın “toprak bütünlüğü” üzerine, bölgesel hegemonya kavgası veren bölge devletlerinin kopardığı gürültü, gerçekte bu yayılmacı devletlerin (TC de içinde) Irak pazarının emperyalistler arasında paylaşılmasından arta kalanları bölüşme kavgasının üstünü örtmek amaçlıdır. Irak’ta her ulusun kendi yazgısını özgürce belirleme ve ayrılma hakkını SDP savunacaktır. Hiç kuşkusuz emperyalist işgal altında hiçbir ulus, kendi yazgılarını özgürce belirleme olanağına kavuşamazlar. Emperyalizm bölgeden elini çekmedikçe, halklar arasında barış ve kardeşliğin, bölgede demokrasi ve özgürlüğün imkanı olmayacaktır. ABD hegemonyasına, ancak bölge halkları arasında enternasyonal dayanışma, işbirliği ve ortak mücadele ile son verilebilir. Buna giden yolda KÖH ile ittifak sorunu, bölge halklarının demokratik federal birliği için hem devrimci değişlim sürecinin hem de bölgesel çapta enternasyonalizmin temel sorunudur. Kıbrıs işgali ile Türk oligarşisinin Akdeniz’deki hesapları Kıbrıs Türk kesimindeki gelişmelerle tam bir çıkmaza girdi. SDP, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının ortak demokratik çıkarlarını savunuyor. Kafkasya halklarının Rus hegemonyasına karşı yürüttükleri mücadeleyle dayanışma SDP’nin enternasyonal görevleri arasındadır.
9. Konferans, SDP’nin bu iki yıllık zaman diliminde sol, sosyalist ve muhalif güçlerle alınan bir dizi karara karşın örgütsel ve enformatif ilişkileri geliştirme görevinin savsaklanmış olduğunu saptıyor ve bu duruma seçilecek PM’nin kararlı bir biçimde son vermesini istiyor.
SDP, bu görevin bilinciyle uluslararası ilişkilerini geliştirmelidir. Bir yandan bu karmaşık dünya koşullarında devrimci sürecin en kararlı enternasyonalist güçlerini oluşturan sosyalist partilerin uluslararası ve bölgesel birliğinin sağlanması yolunda somut ilişkiler kurmalı, diğer yandan uluslararası çapta şekillenmekte olan hareketi dikkatle gözlemlemeli, onun deneyimlerinden öğrenmeye çalışmalı, onunla uluslararası ilişkiler kurmaya girişmelidir.
SDP İkinci Konferansı, bu görüşlerin temelinde aşağıdaki kararları alır:
1. SDP, günümüzde dünya çapında gelişen emperyalist küresel saldırıya karşı küresel direniş hareketlerine Türkiye’deki savaş karşıtlarının, neo liberal politikalardan zarar görenlerin, ekolojik krize karşı güçlerin, anti cinsiyetçi hareketlerin, tüm ezilen ve dışlananların saflarında aktif olarak katılacaktır. SDP PM’nin en önemli güncel uluslar arası görevi küresel direniş güçlerinin fiili geniş cephenin içinde yer almak, burada uluslar arası sosyalist hareketle tam bir dayanışma içinde, küresel direniş hareketinin tüm özgünlüklerinin geliştirilmesi temelinde, sosyalist yönelimini güçlendirmektir.
SDP uluslar arası sosyalist hareketi dikkatle gözlemler ve onunla ilişkilerini geliştirir. Aynı zamanda uluslar arası çapta şekillenmekte olan, örneğin L.Amerika’da büyük boyutlara ulaşan yeni hareketin deneyimlerinden öğrenmeye çalışır ve onunla ilişkiler kurmaya çalışır.
2. SDP, başta Orta Doğu olmak üzere, Kafkasya, Balkanlar ve Akdeniz halklarının enternasyonal dayanışmasında kendi rolünü oynayabilmek için, uluslar arası ilişkilerini geliştirecek, Türkiye’de bu halklarla dayanışma hareketinin oluşturulması için gerekli çalışmaları yapacaktır.
3. SDP’nin bölgesel çaptaki güncel uluslar arası hedefi, ABD’nin Irak işgaline son verilmesi ve Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Ortadoğu Girişimi’nin engellenmesidir. Bu amaçla, yalnız Türkiye’de bu hedefi paylaşanların değil, aynı hedefte birleşen tüm bölge halklarının en geniş anti-emperyalist-demokratik cephesi için çalışacaktır.
SDP, ABD ve İngiltere emperyalizminin Irak’tan derhal ve kayıtsız şartsız çekilmesi uğruna mücadele eder. ABD işgaline son verecek, bir cephenin kurulması için girişimlerde bulunur. Bu cephenin kurulabilmesi bölge anti emperyalist demokrasi cephesinin kurulmasına bağlıdır.
SDP, işgalin ardından gerçekleştirilen sözde seçimlerle oluşturulan Irak hükümet ve parlamentosunu Irak halklarının meşru temsilcisi görmez ve bu kuruluşları meşrulaştırma girişimlerine karşı mücadele yürütür. Bu yaklaşım, Kürt Federe Devleti’nin meşruiyetini tartışmak anlamına gelmez.
SDP, Irak işgaline karşı yürütülen direnişi meşru bulur. Direniş hareketini kapsamlı bir şekilde inceler ve bu incelemenin ortaya koyduğu bilgiler ışığında, hangi güçlerin destekleneceğini ve ilişki kurulacağını karar altına alacaktır.
SDP, başta Arap, Filistin, Kürt ulusları olmak üzere her ulusun kendi siyasi geleceğini özgürce belirleme ve ayrılma hakkını savunur. Başta Kürtlere yönelik olmak üzere halklar arası düşmanlığı körükleyen politikalara karşı kararlılıkla mücadele yürütür.
SDP, bölge halklarının demokratik federal birliğini savunur ve buna giden yolda başta KÖH olmak üzere bölgenin enternasyonalist güçlerinin birliğinin sağlanması için inisiyatif alır.
4. SDP, bölgesel savaşlara ve nükleer savaş tehlikesine karşı, dünya ve bölge çapında en geniş savaş karşıtlarının cephesi için çalışacaktır.
5. SDP, bütün bu yönlerdeki mücadelenin başlıca hedefi olarak, dünya ve bölge çapında Paris Komününe ve Ekim devrimine esin kaynağı olmuş düşünceler temelinde, yeni bir Enternasyonal Örgütü’nün kurulmasını tüm uluslar arası platformlarda dile getirecektir. SDP, böyle bir Enternasyonal’in dayanacağı düşünsel temeller üzerinde kendi özgün katkısını yapmak için çalışacaktır.
6. SDP, aktüel konusu o andaki duruma bağlı kalmak üzere, özellikle bölgesel politik gelişmeler ve iç savaştan barışa yönelen ülkelerin deneyimleri temelinde geniş katılımlı bir uluslar arası konferansın düzenlenmesi için, en geç bir yıl içinde inisiyatif alacaktır.
--------------------------------------------------------------------------------
Demokratİk, toplumsal, devrİmcİ değİşİm ve eylem programInIn çerçevesİ
(Oy birliğiyle kabul edildi)
1. İki Konferans arası Türkiye’deki politik gelişmeler, dünya ve bölgedeki gelişmelerden, her şeyden önce Irak işgalinin yarattığı sonuçlardan, uluslararası boyut kazanan Kürt sorunundan ve AB ile çelişkili ilişkilerden bağımsız değildir. Bugünkü politik durumun özgünlüğü, görünüşteki “parlamenter” istikrarın altında, olağanüstü sosyal, ekonomik, dış politik ve etnik istikrarsızlık olgularının her geçen gün birikiyor olmasından ibarettir. Türkiye kapitalizminin iç çelişkileri derinleşiyor.
2. Politik durumun bugünkü özgünlüğü, var olan tüm burjuva düzen partilerinin, şu anda AKP karşısında düzen içi hiçbir alternatif sunamaması, ekonomiye yön veren İMF programına, savunmaya yön veren NATO konseptlerine, dış politikaya yön veren ABD’nin BOP’ne ve bunların tümünün sentezi olarak sözde “değişime” yön veren AB müktesebatına bu partilerin esastan hiçbir karşıtlıklarının olmaması, AKP hükümetinin temel doğrultularına itiraz etmeyen CHP’den MHP’ye kadar tüm burjuva muhalefetinin, hükümete karşı bütünüyle ve yalnızca milliyetçi, şoven demagojiye dayalı bir kampanya açması, bu kampanyayı militarist çevrelerin çıkışlarıyla birleştirmesi, gerçek toplumsal muhalefetin dağınıklığı koşullarında, hükümetin burjuva alternatifinin, bugünkü konjonktürde ideolojik bakımdan onun daha da sağında kalıyor olmasıdır. Bu durum, militarizmin gücünü arttırıyor, onu kitlelerin gözünde hükümetin “en güvenilir” gerçek alternatifi haline getiriyor, milliyetçi histeriyle işçi sınıfının, emekçilerin bilincini bulandırıyor ve Kürt sorununun çözülmediği ve silahlı çatışmaların sürdüğü koşullarda etnik iç savaş ortamını derinleştiriyor. Bu aynı zamanda, ABD emperyalizminin dümen suyunda Irak, Suriye ve İran’a karşı tehlikeli serüvenler için elverişli bir sosyo-psikolojik ortam yaratıyor. Sınıf mücadelesinin üstünü örten, emek cephesini bölen, kapitalist sömürüyü azgınlaştıran ve işçi sınıfının, emekçilerin, ülkenin temel sorunlarına müdahale etmesini önleyen bu ortam, militarizme, milliyetçiliğe karşı mücadeleyi, politik demokrasi mücadelesinin merkezine getiriyor ve bu mücadeleye derin bir sınıfsal öz kazandırıyor. Bu ortamda Cumhurbaşkanı seçimi ve genel seçimler özel bir önem kazanıyor. SDP, Cumhurbaşkanı seçimine militarist müdahalelere karşı çıkacaktır. SDP’nin erken ya da zamanında yapılacak genel seçimlere, şimdiden hazırlanması büyük bir önem taşıyor. SDP, yeniden Çatı Partisi formunda, Emek, Barış, Demokrasi Bloku çizgisine bağlı kalarak gerekli seçim işbirlikleri için çalışacaktır. Temel sorun, oligarşik iktidar güçleri tarafından formüle edilen emek düşmanı, neo-liberal, şovenist, militarist, yayılmacı programı uygulamaktan başka hiçbir işlevi olmayan düzen partilerinin karşısına, önüne iktidar hedefini koyan Türk ve Kürt emekçilerinin güçlü birleşik muhalefetini çıkartmak ve onun çevresinde en geniş demokratik güçleri (savaş karşıtlarını, çevrecileri, feministleri, vicdani retçileri v.s.) birleştirmektir.
3. Türkiye, 3 Ekim 2005 tarihinde AB ile tam üyelik müzakerelerine başlanmasıyla, yeni bir döneme girmiş bulunuyor. Bu yeni dönem, toplumun insanca ve onurlu yaşam özlemlerinin liberal hayaller doğrultusunda istismar edileceği emek karşıtı “kapitalist değişim süreci” olacaktır. Bu süreç boyunca SDP, milliyetçi ve militarist çevrelerin Kıbrıs ve Ermeni sorunlarındaki milliyetçi politikalarına karşı koyacaktır. Militarizme, şovenizme, milliyetçiliğe karşı mücadeleyi politik demokrasi mücadelesinin eksenine koyan SDP, bu mücadeleyi, milliyetçi ajitasyonla sınıfsal özü gizlenen “kapitalist değişim süreci”ne karşı mücadeleden koparmaksızın yürütmeli ve sürece sınıfsal özünü açığa çıkartmalıdır. Bu yeni dönem, oligarşik iktidarın, “reel sosyalizmin” yıkılışından sonra ilan ettiği ve her hükümet tarafından derinleştirilen ve ekonomik temeli dünya çapındaki emperyalist küreselleşme süreciyle atılan ve “AB üyeliğine bölgede güç merkezi olma yoluyla yürüme” sürecinin yeni bir evresinden başka bir şey değildir. Konferans, bu tezin önemini özel olarak vurgular. Türkiye “AB mi, yoksa ABD mi?” türünden bir ikilem yaşamıyor, ABD ile birlikte BOP’ne yürüyor, BOP yoluyla da bölgede güç merkezi olarak AB’yle entegrasyonu gerçekleştirme programını uyguluyor. Türkiye’nin önünde uzanan yaklaşık yirmi yıllık “müzakere” süreci, emeğin yağmalanması, dış pazarlardan pay kapma ve Kürt sorunundan “kurtulma” yeltenişleriyle, bunlara karşı Türk ve Kürt emekçilerinin mücadelelerinin yükseliş süreci olacaktır. Konferans, tüm parti üyelerini, bu mücadelenin ön saflarında, daha büyük bir örgütlülük, bilinçlilik ve kararlılıkla, iradi olarak yer almaya çağırıyor.
4. Türkiye’nin Zenginler Kulübü’ne girebilmesi ya da bu kulübün kapısında beslenmesi için, sermaye birikiminin baş döndürücü hızda büyümesi zorunludur. Böyle bir sermaye birikimi emeğin yoğun sömürüsü dışında sağlanamaz. Daha şimdiden kapitalistler bırakalım ortalama ücretleri, asgari ücret düzeyini bile, dış pazarlarda rekabeti önleyecek yükseklikte olduğunu iddia etmeye başladılar ve “bölgelere göre asgari ücret” sloganıyla neredeyse sömürgeci bir anlayışı dile getirdiler. Milliyetçi, şoven ideoloji, kapitalist sömürünün hizmetindedir. Şimdi Türk kapitalistleri Kürt emeğini yağmalıyorlar ve Kürt coğrafyasını bir ucuz emek cenneti olarak ellerinde tutmak için her yola başvuruyorlar. Esnek üretim, taşeronlaştırma yöntemi, sosyal hakların iyice budanması, kadın ve çocuk emeğinin amansızca sömürülmesi gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştiriyor. Türkiye’nin önündeki yirmi yıl, Türk, Kürt, kadın ve çocuk emeğinin yağmalanması, emeğin iç rekabetinin kışkırtılması, sömürüye karşı direnişin kırılması, sendikasızlaştırma ve örgütsüzleştirme ve bütün bunlara karşı giderek yükselecek olan sınıf mücadeleleri süreci olacaktır.
5. Türkiye kapitalizminin birikim sorunu, onun emperyalizme bağımlılığı tarafından belirleniyor. Türkiye’nin tekelleri, bugün yaşanılan pazarların yeniden paylaşımı kavgasına, büyük emperyalist merkezlerin rakibi olarak değil, yabancı tekellere bu kavgada küçük ortaklar olarak “hizmet” sunan ve hizmetinin karşılığında pazarlardan pay kapmaya çalışan bir yol izliyor. Türkiye kapitalizminin yabancı sermayeye açılması, dünya ölçeğinde yapısal dönüşüm sürecine giren uluslar arası emperyalist kapitalist sisteme eklemlenme ve onun organik bir parçası olma yolunda (24 Ocak kararlarıyla başlatılan ve 12 Eylül ile gerekli sosyo-ekonomik ve sosyo politik ortam hazırlanarak uygulanan) ithal ikameci politikalardan ihracata dayalı yeni politikalara geçişin gerektirdiği kapitalist ihtiyacın sonucudur. Bu aynı zamanda Türk tekellerinin dış pazarlara açılmasını beraberinde getiriyor. Yabancı sermayenin emeği sömürüsü, o nedenle aynı zamanda yerli sermayenin de emeği sömürüsüdür. Ama bu durum, Türk tekellerinin sıradan bir “taşeron” olarak görme yanlışına yol açmamalıdır. Türk tekelleri, bölge devletlerinin sermayeleriyle dişe diş pazar kavgasına tutuşmuştur. Bu, onun, emperyalist ülkelerden görece bağımsız çıkarları olduğu gerçeğini görmeyi gerektiriyor. Türk tekelleri, yabancı sermayenin rekabetine karşı devletin ekonomik gücüne dayanarak karşı koyma yolundan vazgeçti. Temel kamu hizmetlerinin şu ya da bu biçimde özelleştirilmesi, yerli ve yabancı sermaye için bir pazar haline getirilmesi rastlantı değildir. Özelleştirme sürecinin ekonomik temeli, yerli ve yabancı sermaye arasındaki 1980 öncesine özgü çelişkinin yerini, bunlar arasındaki çelişkili bütünleşme sürecinin almasından ibarettir. O nedenle özelleştirme yalnızca emperyalizmin neo-liberal dayatmalarının ya da İMF programlarının sonucu değil, Türkiye kapitalizminin çıkarlarının da sonucudur. Bu analiz, milliyetçi ve sol milliyetçi sözde “anti emperyalist” sloganların temelsizliğini gösteriyor. Emperyalizme karşı mücadele tekelci burjuvaziye karşı mücadeleden ayrılamaz. Türkiye’de “yerli” kapitalizme karşı konuşmadan emperyalizmden söz etmek, boş konuşmadır. Önümüzdeki yirmi yıl, sermayenin bütünleşme sürecine özgü tüm çarpıklıkların katlanarak büyüme dönemi olacaktır.
6. Türkiye kapitalizmi bugün için olmasa da yakın bir gelecekte genişletilmiş yeniden üretimini dış pazar sorununu çözmeden sürdüremez. Günümüzde “sürdürülebilir büyüme” laflarının arkasındaki temel kaygı işte bu pazar ihtiyacıdır. Bunun açık nedeni, yukarda belirtilen aşırı sömürünün emeği yoksullaştırması, küçük ve orta işletme sahiplerini iflasa sürüklemesi ile iç pazarın sürekli daralıyor ve dış pazar olmaksızın Türkiye kapitalizminin genişletilmiş yeniden üretim yapmasını olanaksız kılıyor. Geçmişte, daralan iç pazarın genişletilebilmesi, Türkiye hükümetlerinin, “jeo politik” konumunu satarak, yani SSCB’ye karşı NATO’nun vurucu gücü olmayı kabul etme karşılığında, bir tür rüşvet olarak aldığı dış borçlar sayesinde mümkün olabilmişti. Bu borçların örneğin tarımı sübvanse etme, devlet işletmelerinin ucuz enerji, hammaddeyle kapitalist işletmeleri destekleme yolunda harcanmasına, bu arada hiç de küçümsenmeyecek bir zümrenin bu paraları talan ederek ekonomik yaşama aktarmasına borç veren ülkeler göz yummuşlardı. Türkiye’nin yaşadığı yolsuzluklar, hortumlamalar dönemi, bir grup insanın yozlaşmasının eseri değil, dış pazarı olmayan kapitalist ekonominin gereği olarak yaşanmıştır. SSCB’nin çökmesiyle birlikte, Türkiye kapitalizmi dış borçlarla iç pazar darlığını çözme olanağını yitirdi. İMF kontrolü altında bu borçları, İMF’nin gösterdiği yerler dışında kullanma olanağını sınırlamakla kalmadı, aynı zamanda bu borçların sistemli bir şekilde ödenmesi, her türlü ertelemenin kaldırılması gibi durumla yüzyüze gelindi. Türkiye halkı asıl şimdi dış borç yoluyla sömürülüyor, borçların yükü asıl şimdi emekçilerin sırtına yükleniyor. Ondandır ki SDP, dış ve büyük bölümü yine dış borç niteliğinde olan iç borçların ödenmemesi talebi uğrunda mücadele edecektir. (Tarımda sübvansiyonların kısılması, özelleştirmeler yoluyla ucuz enerji, hammadde olanaklarının kalkması v.s.) İşte bu durum, dış pazar sorununu büsbütün kronikleştirdi. Önümüzdeki yirmi yıl, Türkiye kapitalizminin dış pazarlarda üstünlük sağlamak için amansız bir rekabete girme dönemi olacaktır. Böyle bir rekabet içerde ucuz ve korunmasız işgücünü, yabancı sermaye celbini gerektirdiği gibi, dış pazarlar üstünde militarist üstünlük elde etme, silahlanma, tehdit yoluyla kapitalistlerin dış pazar seferlerine ekonomi dışı etkenlerle güç vermekle başarılabilir. Bu ise, dış pazar sorununu çözmek için yürütülen rekabetin, başka araçlarla, yani silahla, bölgesel savaşlarla da sürdürülmesini zorunlu kılıyor. Türkiye’nin önünde, eğer devrimci değişim süreciyle önlenemezse, bölgesel savaşlar kaçınılmaz bir tehlike olarak duruyor. Bu durum, AB ile entegrasyon sayesinde barışçıl bir kapitalist gelişme hayal eden liberal ve sol liberallerin nasıl bir hata içinde olduklarını kanıtlamaktadır. Türkiye’de liberal, sol liberal hayallere yer yoktur.
7. Bütün bu öngörülen gelişme eğilimlerinin merkezinde Kürt sorunu, Türkiye’ye özgü olan temel sorun olarak duruyor. Türkiye kapitalizminin önünde uzanan ve AB’yle entegrasyon için yürünmesi zorunlu olan bu yolda hem Kürt emeğinin yağmalanmasını, hem dış pazarlara egemen olunmasını, hem militarist yöntemlerle rakip devletlerin geriletilmesini zorlayan, riske sokan en büyük faktör 29. Kürt isyanının bastırılamayışıdır. Bu olgu devletin ve sermayenin stratejik hesaplarını alt üst ediyor. Onun AB politikasını, Irak politikasını, ABD’yle stratejik ittifak politikasını krize sokuyor. O nedenle AB’yle entegrasyon ve bölgede güç merkezi olmak için Türkiye’nin önünde uzanan yirmi yıl, kısa vadede Kürt isyanını bastırma, uzun vadede ise Kürt sorununu Türkiye kapitalizminin çıkarları doğrultusunda bir sorun olarak ortadan kaldırma yönünde atılacak adımların, “havuç ve sopa” politikalarının gerçekleştirileceği yıllar olacaktır. Tarihsel deneyim ve Kürt halkının bugün ulaştığı ulusal ve toplumsal bilinç ve örgütlülük düzeyi devam ettiği sürece, böyle bir politikanın militarist şiddet dışında başarıya ulaşmasının mümkün olmadığını gösteriyor. O nedenle önümüzdeki yirmi yıl aynı zamanda Kürt halkının özgürlük mücadelelerine tanık olmaya devam edecektir. ABD’nin Irak’ı işgal etmesi, Kürt sorununu geçmişte olduğundan çok daha yakıcı bir sorun haline getirdi. Aynı zamanda bu sorun çevresinde süregiden mücadeleyi köklü biçimde etkiledi ve karmaşık ve çelişkili bir süreç haline getirdi. Burada vurgulanmak istenen, Kürt sorununun artık, her zamankinden daha fazla bir uluslar arası sorun haline gelmiş olduğudur. SDP, Kürt sorunun, zorunlu göçlerle tüm Türkiye sorunu haline geldiğinden hareket ediyor. Varoşlarda, insanlık dışı koşullarda yaşayan muazzam bir kitle Türkiye’de toplumsal “patlama”nın özneleridir. Batı Avrupa’daki dışlananlar ayaklanması, Türkiye varoşlarında yankılanıyor.
8. Egemen güçler, yaşanmış tarihsel ve siyasal bir olgu olan ermeni soykırımında da geleneksel inkar politikalarını sürdürüyor. Ermeni soykırımının inkarı, Kürt sorunun da olduğu gibi her türlü farklılığı şiddet yoluyla bastırma politikalarından bağışık değildir. SDP, belli bir tarihsel dönemde (Birinci Paylaşım Savaşı) başta Alman emperyalizmi, dönemin emperyalist güçlerinin kışkırtması ve onlarla işbirliği içindeki siyasi iktidarların izlediği politikaların bir sonucu olan bu tarihsel gerçekliğin bilince çıkarılması ve kabul edilmesi için gerekli çalışmaları yapar. Soykırımın kabul edilmesini ve Ermeni halkından özür dilenmesini Ermeni ve Türkiye halkları arasında halkların kardeşliğinin ve dostluğunun sağlanmasının ve geliştirilmesinin ön koşulu sayar. Ermeni soykırımı olduğu gerçeğini öne sürmeyi suç sayan politikalara ve yasal düzenlemelere karşı mücadele eder. SDP Ermeni sorunuyla ilgili olarak, Türk ve Ermeni halkları arasında düşmanlığı kışkırtmak amaçlı, her türlü emperyalist, militarist ve faşist demagojiye karşı savaşır. Bununla birlikte SDP, diğer milliyetlere yönelik (Süryaniler, Rumlar v.s.) izlenen inkar ve asimilasyoncu politikalara karşı mücadele etmeyi demokrasi perspektifinin bir gereği sayar.
Konferans, bu görüşler temelinde bütün bu gelişme süreci boyunca sürecek mücadeleye, bu mücadelenin temel ve en geniş güçlerini birleştirmeye elverişli bir Eylem Programı’nın ana çerçevesini karar altına alır:
1. II. Konferansının eşiğinde, 3 Ekim 2005 tarihinde Türkiye AB ile “tam üyelik müzakere süreci”ne girdi. ABD’nin Irak’ı işgali ve bölgedeki varlığı Türkiye’nin AB ile müzakere sürecini derinden etkiliyor. Elbette Türkiye’nin önünde “AB’mi, ABD’mi” gibi bir ikilem bulunmuyor. Bu gerçeklik, SDP’nin önümüzdeki tüm AB üyelik süreci boyunca yürüteceği politik mücadelenin ana yönlerini belirliyor. Konferans şunu ilan eder: SDP’nin AB politikası, ulusal solcu ve liberal solcu eğilimlerin karşısında, sağlam temellere sahip, sınıfsal, demokratik, enternasyonalist bir politika olarak doğrulanmıştır.
2. Konferans 35 başlık altında sürdürülecek müzakere sürecinin her aşamasında müzakere edilecek konulara karşı, partimizin aktif politika üretmesi ve mücadele etmesi için gerekli temelleri sağlayan, merkezinde AB sorunu ve BOP sorunu bulunan ve MGSB temelindeki militarist stratejiye karşı politikamızın en kısa zamanda bir “Eylem Programı”na dönüştürülmesini PM’nin temel görevi olarak vurgular.
3. Bu politikanın esasları I. Konferansımızın ana belgesinde ortaya konmuş ve AKP tarafından yaşama geçirilen egemen güçlere ait AB hedefinin, bölgesel güç merkezi olma yoluyla gerçekleşeceği bu belgede saptanmıştır. Bu demektir ki, yaklaşık yirmi yıllık bir dönemi kapsayacak olan AB ile “tam üyelik için müzakere süreci”, aynı zamanda Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Ortadoğu Projesinin uygulanma süreciyle iç içe geçecektir. Oligarşik iktidar gücünün programına karşı yürütülecek mücadele, emperyalizme ve neo-liberalizme karşı mücadeleyle, özelde ABD’nin Ortadoğu’dan kovulması mücadelesi birleştirmeyi zorunlu kılıyor. Buradan hareketle Eylem Programı, bir yandan oligarşik iktidar gücünün “bölgede güç merkezi olma yoluyla AB’ye üye olma” programının devrimci, demokratik, toplumsal alternatifidir. Bu, anti emperyalist demokrasi cephesini inşasını da zorunlu kılıyor.
4. Bu eylem programının stratejik hedefi, bölgede güç merkezi olma yoluyla AB’ye üyelik programına karşı kitlesel ve sınıf mücadelesinin farklı biçimlerinin iç içe geçtiği mücadelelerle devrimci, demokratik, toplumsal değişim sürecini yaymak ve derinleştirmek, bu yolla Türk ve Kürt emekçi halklarını devrimci iktidara yönelterek, kesintisiz bir süreç olan ve genel olarak dünya devrimci sürecinin bir parçası anlamında, özel olarak ise bölgesel çapta zafere ulaşacak olan devrime hazırlamaktan ibarettir.
4.a. 10 Temmuz 2001 tarihinden beri geçerli olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) değişen Dünya, Bölge ve Türkiye koşullarına göre güncelleştirilmiştir. Önümüzdeki 5 yıl boyunca devletin gizli anayasası olarak uygulanacak olan yeni MGSB, tüm hükümet ve kamu kurumlarının uygulamak zorunda olduğu “İç Güvenlik Strateji”sini oluşturmaktadır. Yeni MGSB’de “İç Tehdit Unsurları” önceliklerine göre yeniden düzenlenerek birinci tehdit önceliği eskisinde olduğu gibi gene “Bölücü Faaliyetler”, ikincisi “Yıkıcı Faaliyetler”, üçüncüsü, “İrticai Faaliyetler” olarak belirlenmiştir. Diğer iç tehdit unsurları olarak da, “Azınlıklar”, “Çıkar amaçlı Suç Örgütleri”, “Yolsuzluk”, “Karapara” “Yasadışı Göç ve Toplu Sığınma”, “Cezaevleri” vb. temel başlıklar altında sıralanmıştır. Buna göre, iç güvelikle ilgili “Stratejik Hedefler” “iç tehdit” unsurlarına yönelik olarak alınması gereken genel ve özel tedbirler de, “yasal” ve “idari” olarak ayrı ayrı ele alınmış ve maddeler halinde detaylandırılmıştır. Aynı zamanda bu belgede, “dış tehdit” olarak Türkiye’nin komşularıyla ilgili militarist, yayılmacı yönelimler yer almıştır.
4.b. Önümüzdeki 5 yıl aynı zamanda AB müzakere sürecinin önemli bir aşamasını oluşturacak ve 35 maddelik AB müktesebatı için ileri adımlar atılmasını gerektirecektir. Ancak, MGSB belgesinden de anlaşıldığı gibi TC’nin ulusal stratejik hedefleri; a) dünyanın 10 büyük ekonomisi içine girmeye; bu hedefle ve BOP’la bağlı olarak rakip devletlere karşı militarist önlemler almaya, b) bölgesel gücünü pekiştirip küresel güç olmaya, c) İç, dış ve bölgesel güvenlikte ve iç-dış politikada belirleyici olan TSK’yı daha da güçlendirmeye, c) AB müzakere sürecinde oligarşik zirvenin çıkarlarını korumaya vb. yönelik olduğu için bu unsurlar önümüzdeki siyasal ve toplumsal sürecin karakterini belirleyecektir. Bu nedenle SDP önümüzdeki dönemde stratejik siyasal ve örgütsel yönelimini bütün bu unsurları dikkate alarak yapmalıdır.
5. Eylem Programının bu stratejik yönelimi, bir yandan “tam üyelik müzakere sürecinin” temel müzakere konularındaki (neo liberalizme, militarist yayılmacılığa, Kürt sorununda çözümsüzlüğe karşı) alternatiflerimizle, hem de iç etnik barış ve bölgede barış sorunlarıyla organik olarak bağlanmalıdır.
6. Eylem Programı, ekolojik kriz, cinsiyetçilik, kültürel yozlaşma sorunlarına, global/küresel olanla sınıfsal olanın diyalektik bütünlük içerisinde (bu sorunlarla ilgili özgün hareketlerin bağımsız örgütlenme ve mücadele biçimlerini yadsımaksızın) geniş yer vermelidir.
7. Sosyalistlerin birliği ve yeniden yapılanması, merkezinde sosyalistlerle Kürt özgürlük hareketinin yer aldığı emek, barış, demokrasi güçlerinin “çatı partisi” biçiminde örgütlenmiş cephesi, toplumsal muhalefetin (sendikal hareket, kadın hareketi, gençlik hareketi vb.) yeniden yapılanması ve birleşik mücadelesi, program ve tüzükte belirlenmiş ilkeler doğrultusunda SDP’nin güçlendirilmesi, Eylem Programının hedefleri arasında ele alınmalıdır.
8. Eylem Programının politik güçleri, geçmişte bölgede hiç bir ülkenin tanık olmadığı kadar devrimci deneyime sahip olmuş, bugün bir dizi nedenle zayıf düşmüş olsa da, derin gelişme perspektifine sahip Türkiye sosyalist hareketi ile son yirmi yıl boyunca ve bugün bölgenin en devrimci potansiyelini bağrında barındıran ve Türkiye, Irak, İran, Ermenistan ve Suriye devletlerini birbirinden ayıran sınırların her iki yanında, yani Kürdistan’ın tüm parçalarında konumlanmış bulunan Kürt özgürlük hareketidir. Ne sosyalist hareketin geçici zayıflığı, ne Kürt özgürlük hareketinin geçici iç sorunları bu iki gücün eylem programında dile getirilen hedeflerin temel itici ve öncü güçleri olduğu gerçeğini değiştirmez. Gerek 7. maddede tarif edilen cephe, gerekse diğer toplumsal güçler süreç içerisinde zaaflarından kurtarılarak yeniden yapılandırılabilirse, yalnızca Türkiye’de barış, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin değil, bu cephenin her bir parçadaki halkların devrimci güçleriyle kuracağı ittifaklar sayesinde tüm bölgede anti emperyalist, demokratik ve toplumsal değişim sürecinin belirleyici gücünü yaratmak ve bölge halklarının, bu arada Kıbrıs Rum ve Türk halklarının demokratik federatif politik birliği temelinde, bölgede devrimci sürecin imkanlarını güçlendirmek mümkün olur.
9. Eylem Programı bu temel güçlerin yanı sıra, gerek müzakere süreci boyunca ele alınacak temel konularda, gerekse iç etnik barış, bölge barışı, nükleer silahsızlanma ve sınıfsal özlü global sorunlarda en geniş demokratik ve savaş karşıtı güçleri birleştirecek nitelikte olmalıdır.
10. Konferans, Eylem Programı’nın hazırlanmasında geçmişteki hataların tekrarlanmamasını, parti üyelerinin bu hazırlığa tartışmaların formel olarak örgütlenmesi nedeniyle katılımını önleyen ve sosyalist demokrasi ilkemizle bağdaşmayan uygulamaya kesinlikle son verilmesini PM’nin görevi sayar. Eylem Programının üyelerin tartışmasına sunulmasını ve PM tarafından en kısa zamanda onaylanarak yürürlüğe konmasını karar altına alır.
--------------------------------------------------------------------------------
SOSYALİST DEMOKRASİ
(Oy çokluğuyla kabul edildi)
1. Konferans, SDP’yi geleneksel soldan ayıran, aynı zamanda tüm solun kendisini yenilemesi ve her türlü ulusalcı ve liberal çapaklardan arınması yoluyla onlarla birleşme olanağı sağlayan üç özgün çizgisini, “sosyalist demokrasi”, “sosyalistlerin birliği ve yeniden yapılanması” ve “Kürt özgürlük hareketiyle ittifak” ilkelerini bir kere daha teyit eder.
2. Temelleri Marks, Engels, Lenin tarafından atılan sosyalist demokrasi anlayışı, parti programının ve öteki iki özgün pratik örgütsel ve politik çizginin dayandığı teorik temelimizin bize özgü düşünsel çıkış noktasıdır. Paris Komünü ve Ekim Devrimi’nden sonra sosyalist demokrasi, “reel sosyalizm” deneyinin, bu deneydeki bütün devrimci kazanımlara sahip çıkan, eleştirel analiziyle yeniden bilince çıkarılmıştır. Bürokratik sosyalizmin alternatifi sosyalist demokrasi temelinde inşa edilen sosyalizmdir. Proletarya diktatörlüğünün, yozlaşmış bürokratik diktatörlüğe dönüşmesine karşı partimizin ileri sürdüğü işçi sınıfı iktidarı sosyalist demokrasiden başka bir şey olamaz.
3. Sosyalist demokrasi anlayışı, işçi sınıfının sosyalizme ancak, politik demokrasi mücadelesinden geçerek hazırlanacağı ile ilgili Marksist tezden çıkarılmıştır. Sosyalist demokrasi sosyalizm ve sınıf mücadelesinin belli bir dönemine özgü, konjonktürel bir olgu ya da yalnızca oligarşik rejime karşı verilmesi gereken bir mücadele biçimi değil, onu her devrimcinin bugünden başlayarak yaşamında içselleştirmesi için gerekli örgütsel, düşünsel önlemi almak demektir. Bu, emekçileri parlamentarist mücadele içinde burjuva demokrasisine uyarlayan anlayışa karşı, sınıf mücadelesinde özgürleştirme, böylece sosyalist demokrasinin güçlerini bugünden hazırlama görüşüdür.
4. Sosyalist demokrasi anlayışı, solun devrimi ve iktidarı bir “partinin işi” ve onun “iktidarı” olarak anlayan ikameci anlayışına bir itirazdır. “Reel sosyalizm” deneyi, işçi sınıfının devlet biçiminde örgütlenmesinden, partinin devletle özdeşleşmesi durumuna geçişin yıkıcı sonuçlar doğurduğunu gösterdi. Sosyalist demokrasi anlayışı, partinin kendisini işçi sınıfının yerine ikame etmesi tehlikesine bugünden verilen bir yanıttır. Partinin kitlesel, sınıfsal bir güç olarak sosyalist demokrasi ilkesiyle temellendirilmiş örgütsel yapısı aynı zamanda parti bürokrasisine karşı güvencedir.
5. Konferans, sosyalist demokrasi ilkelerinin, bir düşünüş ve davranış kılavuzu olarak kavranıp, içselleştirilmesinin karmaşık bir süreç olduğunu belirtir. Sosyalist demokrasi her hangi bir teorik önerme gibi, yalnızca okunup, benimsenerek içselleştirilemez. Bu aynı zamanda yalnızca bir eğitim sorunu da değildir. İşçi sınıfı uzun sınıf mücadelesi pratiğinde içselleştirdiği, kendini eğittiği, değiştirip dönüştürdüğü ölçüde devlet biçiminde örgütlenmiş egemen bir sınıf olarak sosyalist demokrasiyi uygulayabilir ve süreci kesintisiz biçimde nihai zafere ulaştırabilir.
6. BSP’den, ÖDP’ye ve SDP’ye kadar hazırlanan hiçbir demokratik tüzük ilkesi veya uygulanan “idari yöntem”, sosyalist demokrasi bahsinde yaşanan sorunların üstesinden gelmemize yetmemiştir. Bunun temel nedeni sosyalist demokrasi anlayışının içselleştirilememiş olmasıdır. Diğer yandan, sosyalist demokratik anlayışın içselleştirilmesinin karmaşık bir süreç sorunu olduğu da unutulamaz.
7. Elbette, sosyalist demokrasi geleceğin sorunu değildir. Sosyalist demokrasinin içselleşme süreci bugünden başlayan, çelişkili ve kesintisiz bir süreçtir. Bu sürecin karmaşıklığını kavramak, parti kadro eğitiminde, parti içi demokrasiyi geliştirme mekanizmalarında, örgütsel modellerde, tartışma kültürü, eleştiri ve özeleştiri sorunlarında iradi ve bilinçli önlemleri başarıyla yerine getirmek için zorunludur.
8. Genel olarak Türkiye sosyalist hareketi ve özel olarak SDP, saflarında sosyalist demokrasi ilkelerinin içselleştirilmesi sürecini ilerletmek için gerekli çalışmaları başarıyla yerine getiremedi. Parti çoğulcu yapısının, kurucu bileşenlerden bazılarının ve grup dışı üyelerin ayrılmasıyla bozulması ve sosyalist demokrasiye uymayan gelişmeler karşısında, sosyalist demokrasiyi içselleştirmenin zorluklarına sığınılamaz. Parti çizgisinin, formel olmayan, demokratik, açık tartışmalarla kolektif olarak saptanmasındaki ciddi zayıflıklar, görüş ayrılıklarını yapıcı bir tarzda ele almadaki başarısızlıklar, ilk ciddi görüş ayrılığında çoğulculuğun bir çırpıda formel hale gelmesi, farklı görüş sahiplerinin fiilen dışlanması, bütün nesnel, örgütsel-yapısal zorluklara, parti içi gruplar ve bireyler arasındaki eşitsizliklere, köklü ve olumsuz alışkanlıklara rağmen, giderilmesi mümkün olan yanlışlıklardır. Ondandır ki, Konferans, tüm parti üyelerinin ve sosyalist kamuoyunun önünde, bu yanlışların açık özeleştirisini yapar ve bu özeleştirinin sosyalist demokrasiyi içselleştirme yönünde bir katkı olacağını ilan eder.
Konferans yukardaki görüşler temelinde SDP’nin sosyalist demokrasi anlayışını bir kere daha teyit eder.
--------------------------------------------------------------------------------
Sosyalİstlerİn Bİrlİğİ ve yenİden yapIlanma
(Oy çokluğuyla kabul edildi)
1. Sosyalist Birlik anlayışı, sosyalist demokrasi tezinin doğal bir sonucudur. Bu anlayış, “reel sosyalizm” deneyinin “tek partili sosyalizm” anlayışına ve bu anlayışa dayalı geleneksel sola gerçek bir itiraz olarak önem taşır. Sosyalist demokrasi temelinde, farklı programların politik örgütlenme özgürlüğü olmaksızın, sosyalizm inşası başarıyla geliştirilemez. SDP’nin sosyalizm tasavvuru çoğulcu bir siyasal sistem tasavvurudur da. İşte bu nedenle sosyalist birlik, sosyalistlerin birliğini bir “çaresizliğin” çözümü sayan geleneksel sol anlayışlara kökten bir itiraz niteliğindedir.
2. Sosyalist birlik, Marksist bir sosyalizm anlayışının zorunlu sonucudur. Türkiye sosyalist hareketinin tarihsel deneyiminin eleştirel analizi, sosyalist demokrasi ve çoğulcu politik düşüncesinin yeniden bilince çıkarılmasına ve sosyalist solda canlanmasına katkılı olmuştur. Tarihimizdeki bütün yenilgiler, sosyalistlerin birbirleriyle olan ilişkilerindeki sekter hatalardan ayrılamaz. Sosyalist Birlik düşüncesi, teoriden pratiğe geçirilmediği durumda bile, sosyalistlerin arasındaki yoldaşça ilişkileri düzenleyen bir ilke olarak önemlidir. O nedenle, sosyalist birlik yolundaki başarısızlıklar, hiçbir şekilde bu tezin değerini ortadan kaldıramaz.
3. Sosyalist birlik anlayışı, sosyalistlerin bir birleri üstünde örgütsel hegemonya kurma çabalarına bir itirazdır. Bizim pratiğimizde örgütsel hegemonya sıradan rekabetten, sol içi şiddete uzanan, “reel sosyalizm”de kitlesel tasfiyelere kadar varan dramatik sonuçlar doğurmakla kalmamış, birbirini düşünsel, ideolojik ve politik araçlarla etkileme ve bunu da sosyalist demokratik bir tartışma kültürüyle gerçekleştirme pratiğini sığlaştırarak, tüm harekete büyük zararlar vermiştir.
4. Sosyalist solun birliği, sosyalist hareketteki bölünmelerin “aritmetik toplamı” gibi basit bir yolla üstesinden gelinemeyeceği gerçeğinin kabulüne dayanır ve birliğin başarıya ulaşabilmesinin ön şartı, sosyalist hareketin yeniden yapılanması çerçevesinde soruna bakmayı gerektirir. Yeniden yapılanma ise sosyalist hareketin verili durumuna köklü bir itiraz yöneltilmeksizin başarıya ulaştırılamaz. SDP, bu nedenle kendini verili geleneksel sosyalist sola köklü bir itiraz olarak görür. SDP’nin birlik anlayışı ne sosyalist solun nesnel gerçekliğini görmezden gelen ve “yok” sayan “ütopik birlik”, ne de onun nesnel gerçekliğini “teorize” ederek yeniden üreten bir birliktir. Sosyalist solun birliği bugün için bölünmüşlüğü çoğulculuk temelinde gidermenin, gelecekte derin sosyalist demokratik kültürel temele dayalı “organik” partiyi oluşturmanın teori ve yöntemidir. Sosyalist birlik teori ve yöntemi, bu bütünsel anlayışı ile, hem programatik birlik anlayışından, hem de hiçbir reel gücü bulunmayan “ideal” parti anlayışından kendisini ayırmaktadır. Buradaki yöntemsel soru, “ideal” parti modelleri aramak değil, Türkiye’de sosyalist hareketin yeniden inşasının var olan sosyalist parti ve gruplarla mı, yoksa var olmayan ve var olacağı varsayılan güçlerle mi gerçekleştirileceği sorusudur. SDP’nin yanıtı birinci şıkta yatıyor. Yeniden inşanın ikinci sorusu ontolojiktir: Var olan parti ve grupların onları var eden nedenlerden bağımsız dönüştürülmesi mümkün müdür? SDP bu soruya olumsuz yanıt veriyor. Neredeyse yarım yüzyıllık geçmişe dayanan bu özneler, yalnızca politik özneler değil, aynı zamanda sosyo-politik öznelerdir. Onlar, tüm zayıflıklarına ve deforme yapılarına karşın, yapay özneler değil, organik varlıklardır. Konferans, bu grupların idari, yönetsel, tüzüksel ya da volontarist yöntemlerle dönüştürülemeyeceğini, ancak çok yönlü (teorik, ideolojik, politik, örgütsel) iradi ve bilinçli çabalarla, birlik ve sınıf mücadelesi süreci içinde ve her şeyden önce kitlelerle buluşarak –var olan grupların- iç içe geçeceği, kaynaşacağı görüşündedir. Sosyalist demokrasi ve sosyalist birlik düşüncesi, bu sürece içerik kazandıracak temel ilkeler olarak belirleyici öznel faktör rolünü oynayacaktır. Bu rol, bir parti içinde ya da daha gevşek yapılar içinde yer alan grupların, kendilerini, kendi geleneklerini, iç ritüellerini ve geleneksel slogan ve simgelerini, yüceltmemeleri, üst parti kimliğini sistematik bir biçimde vurgulamaları ve benimsemeleriyle etkinlik kazanır.
5. Sosyalist birlik süreci, on beş yıllık deneyimin gösterdiği gibi, çelişkili bir süreçtir. Bu çelişkilerin yarattığı birlik krizlerinin doğru yönetimi, birlik sürecinin çelişkili, ancak bütünsel ve kesintisiz bir süreç olmasını güvence altına alabilir. Birlik krizlerinin doğru yönetimi, buna uygun örgütsel biçimler gerektirir.
6. Bizim pratik deneyimiz, birlik sürecinin doğasına uygun örgütsel biçimler bulmadaki zorluklarımızı açıkça ortaya koymuştur. Tek bir parti çatısı altında, tek bir programda, tek bir tüzük temelinde, tek bir örgütsel ağ içinde yer alan, yönetim organlarını tek bir seçimli konferansta oluşturan, buna karşılık, resmen ilan edilmeksizin, ya da ilan edilse de, parti açıklığı dışında kalarak, söz konusu parti içinde değişik grupların varlıklarını sürdürdüğü çoğulcu parti modeli tam bir başarısızlığa uğramıştır. Bu başarısızlık sosyalist birlik düşüncesinin değil, fakat sosyalist birlik için henüz yeterince olgunlaşmayan kadroların, grupların yarattığı örgüt modellerinin başarısızlığıdır.
7. Onbeş yıllık sosyalist birlik deneyimi göstermiştir ki, bir çok temel ilkede, “kapitalizmin devrim yoluyla aşılmasında, ulusların kendi yazgılarını tayin etme ve ayrılma hakkında, sosyalizmin muhtemel içeriğinde v.s.) “anlaşan”, ancak, partinin kurulduğunun ertesi günü karşı karşıya olduğu aktüel ve temel sorunlarda (28 Şubat rejimine karşı tutum, Kürt sorunu v.s.) anlaşamayanların birliği, başarısızlığa mahkumdur. “Ayrı eylem hakkını” tanıyan çoğulcu parti tüzüğü, doğası gereği demokratik merkeziyetçiliğe özgü “azınlığın çoğunluğa tabi olma” ilkesine dayanmadığı için, hemen tutum alınması ve eyleme geçilmesi gereken bu aktüel temel sorunlardaki uzlaşmazlıklar, oligarşik bir rejimin egemen olduğu, keskin ekonomik, politik çelişkilerle belirlenen, bir dizi krizlerin birbirini izlediği ve solun sosyalist demokrasiyi içselleştiremediği, tartışma kültüründen bir hayli uzak olduğu Türkiye koşullarında, partinin zayıflamasına, karşıt politikaların birbirini etkisizleştirerek eylemsizliğe, topyekün başarısızlığa ve bölünmelere götürmüştür. Ondandır ki, SDP programı çoğulcu birliğini, “sol liberal ve sol milliyetçi” anlayışlar dışında kurmayı hedeflemiştir. Konferans, sosyalistlerin çoğulcu partisinde birliğin, parti kuruluşunun ertesinde girişeceği temel aktüel sorunlara yanıt oluşturan bir eylem programı temelinde, hiç kuşkusuz sosyalist demokrasi ilkelerine titizlikle bağlı kalınarak korunabileceğini vurgular. Bu yaklaşımın dışında, ya partide eylem birliğini sağlama adına örgütsel birliği feda etme, yani tasfiyecilik ya da eylem birliğini feda ederek, formel örgütsel birliği sağlama adına liberalizm kaçınılmazdır.
8. Konferans, bir yandan aynı partide “programatik ilkeler” temelinde yeterince anlaşmış olanların birliğini, öte yandan, böyle bir temelde anlaşamayan, buna karşılık somut bir “eylem programında” anlaşanların birliği olarak, BSP, ÖDP ve SDP modellerinden farklı bir “parti” modelini, tüm sosyalistlerle tartışarak geliştirmeyi hedeflemelidir.
Konferans yukarıdaki görüşler temelinde aşağıdaki kararları alır:
1. Konferans, SDP’nin program ve tüzüğünde belirlenmiş ilkeler doğrultusunda sosyalist solun birlik ve yeniden yapılanma ihtiyacını bir kez daha teyit ve bu yöndeki girişim ve çalışmaların kesintisiz biçimde sürdürüleceğini ilan eder.
2. Bu temel yaklaşımın ışığında yaşanan birlik deneyimlerini de dikkate alan SDP, bir yandan aynı partide “programatik ilkeler” temelinde yeterince anlaşmış olanların birliğini, öte yandan, böyle bir temelde anlaşamayan, buna karşılık somut bir “eylem programında” anlaşanların birliği olarak, BSP, ÖDP ve SDP modellerinden farklı bir “parti” modelini, tüm sosyalistlerle tartışarak geliştirmeyi hedefler. Bu hedefe bağlı olarak:
a. Bir yandan aynı partide “programatik ilkeler” temelinde yeterince anlaşmış olanların birliğini sağlamayı, bu suretle sosyalist hareketin yeniden yapılanması sürecini geliştirmeyi;
b. Bir yandan da henüz yeniden yapılanmaya ve “organik parti”de “programatik birlik”e hazır olmayan parti, grup, platform, çevre, bireylerin bir “eylem programı” etrafında birliğini sağlamayı ve bu güçleri “programatik birlik” hedefine taşıma işlevi görecek, BSP, ÖDP ve SDP modellerinden farklı bir “parti modeli”ni tartışarak geliştirmeyi hedefler ve “biriktirerek ilerleme” sürecini önüne koyar.
c. SDP’yi her bakımdan güçlendirerek, bağımsız program ve örgütlerini koruyarak, başka parti ve grupların da bağımsız program ve örgütlerini korumasını kabul ederek, “programatik birlik” temelinde yeniden yapılanma perspektifini öngören daha esnek bir örgütlenmeyi hem mümkün, hem de zorunlu sayar. Bu örgütlenmeyi tüm bileşenlerinin ayrı tüzel kişiliklerini koruduğu, parti biçiminde örgütlenmiş bir biçim olarak görür ve “organik” partiye geçiş örgütü olarak değerlendirir.
3. Birlik ve yeniden yapılanma yolunda yürütülen “sosyalist forum girişimi”, diğer girişim ve çalışmaları onaylar. PM’nin bu ve benzeri çalışmaları geliştirilmesini ve sürdürmesini vurgular.
--------------------------------------------------------------------------------
Kürt Özgürlük Hareketİ İle İttİfak
(Oy çokluğuyla kabul edildi)
1. Konferans, Mersin’deki bayrak provokasyonundan bu yana süre giden Türkiye çapındaki şovenist histerinin, büyüyen iç savaş tehlikesinin de gösterdiği gibi, SDP’nin öteden beri kararlılıkla sürdürdüğü Kürt özgürlük hareketi ile ittifak politikasının ne denli haklı ve doğru bir politika olduğunun kesinlikle kanıtlandığını ilan eder. Türkiye’nin, bütün öteki sorunlarının çözümüne yolu açacak temel sorun Kürt sorunudur. Bu sorun aynı zamanda uluslar arası ve bölgedeki devrimci süreçle doğrudan bağlı bir sorundur.
2. Türkiye işçi sınıfı ile Kürt emekçi halkının arasındaki stratejik ittifak, kesintisiz devrim sürecinin temel itici gücüdür, bu, Türkiye devriminin, bölgesel devrimci süreçle organik bağını kuran en özgün özelliğidir.
3. Bugün, kendi bağımsızlıklarını koruyarak kolektif bir önderlik yaratma göreviyle yüzyüze olan Türkiye sosyalist hareketi ile, Kürdistan’ın sosyalist, yurtsever ve yoksullarının kolektif önderliğini gerçekleştiren Kürt özgürlük hareketi arasındaki politik ittifak, verili koşullardaki stratejik sınıfsal ittifakın somut, politik biçimidir.
4. Türkiye işçi sınıfı ile Kürt emekçi halkı arasındaki stratejik ittifakın politik öncülüğü Türkiye sosyalist hareketi ile Kürt özgürlük hareketinin kolektif öncülüğüdür ve böyle bir kolektif öncülüğü inşa etme göreviyle yüz yüzeyiz. İşçi ve emekçi sınıflara dayanan bu kolektif öncülük gerçekleştiği durumda, Türkiye’deki oligarşik iktidar karşısında alacağı sağlam bir konumlanışla, bölgesel çapta devrimci, demokratik değişim sürecinin gücü olarak Türkiye’nin yayılmacılığına ve ABD ve öteki emperyalist güçlere karşı sol ve devrimci bir güç olarak büyük bir rol oynayacaktır.
5. Kürdistan’ın resmi sınırlara sahip olmaması, Kürt nüfusunun yoğun olarak Batı metropollerinde de bulunması, bu bölgenin ve bu bölgedeki halk hareketinin öncüsü olarak KÖH’nin ayrı bir siyasi coğrafyaya ait oldukları gerçeğini ortadan kaldırmaz. Ondandır ki SDP, KÖH ile ittifakını, bir yandan aynı oligarşik iktidara karşı bir mücadele birliği olarak tanımlamakta, aynı zamanda farklı siyasi coğrafyadaki emekçilerle ilişkisini ve bağlarını dikkate alarak onunla kardeşçe ilişkiler kurmaktadır. Bu yaklaşım, geleneksel solun, ulusların kendi yazgılarını kendilerinin tayin etme ilkesini, ezen ulus partisinin “öncülüğü” dogması yönünde yorumlayan yaklaşımlarına köklü bir itirazdır. Yalnızca bu sosyalist demokratik ve enternasyonalist yaklaşım, aynı zamanda geleceğin sosyalizminde emekçilerin milli dar görüşlülükleri aşarak birleşip, kaynaşmalarının, resmi devlet sınırlarını yıkmalarının önünü açar.
6. Kürt emekçi halkı, tarihin bugünkü somut evresinde, istisnai bir misyona sahiptir. ABD emperyalizminin Irak’ı işgal etmesiyle kızışan emperyalist merkezler arasındaki rekabet coğrafyasında ve bu rekabete çekilen bölge devletlerinin tam merkezinde yaşayan bu halkın bağrından, Türkiye’yi Kürdistan’ın parçalarının bulunduğu Ermenistan’dan, İran’dan, Irak’dan ve Suriye’den ayıran devlet sınırları geçiyor. Her biri bir emperyalist merkeze dayanarak birbirleriyle rekabet eden bu bölge devletlerinin paylaştığı Kürdistan halkının ulusal, demokratik birlik ve dayanışması bölgesel savaşlara karşı etkin bir baraj kurmak anlamına geliyor. Aynı zamanda her bir parçadaki halkların Kürt halkıyla ittifakı, bölgesel çapta devrimci sürecin gerçek güçlerini yaratmak demektir. Konferans, bölge halklarının Demokratik Federal birliğini savunuyor. Böyle bir birlik, emperyalizmin bölgeden kovulması ve halkların devrimci kitlesel hareketi sayesinde gerçekleşir ve bu da dünya devrimci sürecine muazzam bir ivme kazandırır. Kürt özgürlük hareketiyle ittifak sorunu, bölgesel çapta devrimci değişim süreciyle ve dünya devrimci süreciyle bağlı, temel bir sorundur.
7. Irak’ı işgal eden ABD emperyalizmi, Irak halklarını birbirine düşman etti. Güney Kürdistan önderlikleri Irak’ın işgaline destek vermek ve ABD emperyalizmiyle Irak direnişine karşı işbirliği yapmakla bu düşmanlığa tehlikeli biçimde katkıda bulundu. Barzani ve Talabani’nin ABD’yle yaptığı bu işbirliği işgalcileri güçlendirdiği için, tüm bölge halklarının çıkarlarıyla çelişiyor. Aynı zamanda PKK’ye karşı takındığı düşmanca tutumla da Kürtlerin ulusal birliğine zarar veriyor. Konferans, Barzani ve Talabani’yi, ABD-Türkiye ve İsrail ittifakının, Türkiye, Suriye ve İran anti-Kürt bloğuna karşı tavır almaya çağırıyor.
8. Konferans, Güney Kürdistan Federe Devleti’nin varlığı ile bu devlete egemen güçler arasında kesin bir ayrım yapıyor. Irak Kürtleri, uzun bir tarihsel dönem boyunca kendi topraklarında özgürce yaşamak için savaştı. SDP bu mücadele tarihine enternasyonalist duygularla saygı duyuyor. Önce Sevr, sonra da Lozan antlaşmaları ile, doğrudan doğruya emperyalist işgalci İngiliz güçleri tarafından kurulan Irak devletinin milliyetçi iktidarları tarafından amansızca zulme uğrayan bu halkın, kendi Federe devletine sahip olması, bu devletin ABD işgali altında kurulmuş olması gerçekliğinin ötesinde, onun tartışmasız meşru hakkıdır. Bu hak tartışılamaz. Buna karşın Konferans Barzani ve Talabani gruplarının işgalci ABD’yle yaptığı işbirliği politikasına karşı çıkıyor ve bu işbirlikçi politikaya son vermeye çağırıyor. Onlar bilmeliler ki, er geç sona erecek olan Amerikan işgali sonrasında, Güney Kürdistan’ın, tüm bölge halklarının ve her şeyden önce KÖH’nin desteğine ihtiyacı olacaktır. O nedenle Güney Kürdistan Federe Devleti, Irak’taki ve bölgedeki tüm anti emperyalist güçlerin ABD işgalini sona erdirme mücadelesine katılmalıdır.
9. SDP ile KÖH arasında (önem dereceleri parti içinde farklı değerlendirmelere konu olan) teorik ve politik sorunlardaki farklılıklar KÖH ile SDP arasında ittifak kurulmasına engel değildir. KÖH ile SDP arasındaki ilişkilerin temelini, karşılıklı diyalog, kardeşçe eleştiri, iç işlerine karışmama ve örgütsel bağımsızlığa karşılıklı saygı ve ezen güçlere karşı militanca işbirliği ve dayanışma ilişkileri oluşturur. Konferans, SDP’nin iki konferans arasında, KÖH ile yapıcı ve dostça diyalog kurarak ittifak politikasından ödün vermemiş olmasını bir kazanım olarak değerlendirir. Ancak, bu politikanın gerçekleşmesi sürecinde, gerek ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte KÖH’te yaşanan kriz ve yalpalama karşısında, KÖH ile parti arasındaki farklılıkları bilinci çıkartacak yapıcı ve kardeşçe eleştirel bir yaklaşımın ve ilişkinin geliştirilememiş ve KÖH’ün krizinin partiye yansımasını önleyememiş olmasını, gerekse 3 Kasım seçimlerinde kurulan ve öngörülen ittifak politikasını gerçekleştirme yolunda önemli bir imkan olarak değerlendirilmesi mümkün olan Emek, Barış, Demokrasi Bloğu’nun daha ileri düzeylere taşınması konusunda etkisiz kalmasını bir eksiklik olarak ilan eder. Yeni dönemde de yükselen milliyetçi, şoven etkilere karşı KÖH’le gerekli destek ve dayanışmayı sürdürmeyi, karşılıklı örgütsel, programatik ve ideolojik bağımsızlık temelinde ittifak politikasını geliştirmeyi ve kararlılıkla yürütmeyi temel bir görev olarak önüne koyar.
10. Kürt Özgürlük Hareketini (KÖH) her türlü tek yanlı çabaları karşısında SDP, somut ve bilimsel yaklaşıma sahiptir. KÖH’ü- birilerinin öncülüğüne muhtaç- sıradan bir “ulusal hareket” olarak tanımlayan görüşler de, onun en geniş Kürt ulusal güçlerini temsil etmesinden doğan özgünlüklerini, sosyalizm açısından bir “zayıflık” olarak gören görüşler de gerçeklikle bağdaşmaz. KÖH programında “demokratik sosyalizm”i hedef alan, sosyalist bir öncüye sahip, sınıfsal temeli yoksul köylülük ve emekçi olan ulusal demokratik programa sahip, devrimci, demokratik bir harekettir.
11. Konferans, bir devlet konsepti olarak ve kimi Türk aydınlarının da teşvikiyle, KÖH’ne karşı, onun alternatifi olarak ve A.Öcalan’ın Kürt kitleleri arasındaki saygınlığını yıkıcı, her türlü, doğrudan ve dolaylı sahte “muhatap” arayışını mahkum eder, buna karşılık, KÖH’nin yetkili ve yasal kendi politik merkezini yaratarak ve onun muhatap alınması yolunda mücadeleyi güçlendirerek, attığı ve atacağı adımlara tam destek verir.
12. Konferans, bir devlet konsepti olarak ve kimi Türk aydınlarının da teşvikiyle, KÖH’ne karşı, onun alternatifi olarak ve A.Öcalan’ın Kürt kitleleri arasındaki saygınlığını yıkıcı, her türlü, doğrudan ve dolaylı sahte “muhatap” arayışını mahkum eder, buna karşılık, KÖH’nin yetkili ve yasal kendi politik merkezini yaratarak ve onun muhatap alınması yolunda mücadeleyi güçlendirerek, attığı ve atacağı adımlara destek verir.
13. Şu anda, özellikle AB yanlısı liberal ve sol liberal çevreler, büyük bir yanılgıyla, Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve onun mücadelesini AB yolunda büyük bir engel olarak görmekte ve buradan hareketle Kürt sorununda tehlikeli biçimde milliyetçi-şoven çevrelere yakınlaşmaktadırlar. Militarizmin ilan ettiği psikolojik savaş bu çevrelerde belirli bir etki yaratmıştır.
14. Türkiye bir terör tehdidi altında değil, “iç savaş” tehlikesiyle yüzyüzedir. 29. Kürt isyanını askeri yolla bastırma girişimlerinin uğradığı başarısızlık, egemen çevreleri, medyayı kullanarak, MHP’yi yeniden harekete geçirerek milliyetçilikle gözü kararmış kitleleri bu savaşa katma politikasına yöneltmiştir. Böyle bir politika, şu ana kadar belirli bir bölgeyle ve asker-gerilla çatışmasıyla sınırlı savaşı yaymaya ve ülkede bir “vatandaş savaşını” kışkırtmaya neden olur.
15. PKK bir terör örgütü değil, 29.Kürt ayaklanmasının silahlı, politik örgütüdür. PKK’yi “terörist örgüt” olarak ve Kürt ayaklanmasını “terörizm” olarak nitelemek, ABD emperyalizminin “uluslar arası terörizmle savaş” politikasıyla işbirliğine götürür. Milliyetçi çevrelerde ABD’ye karşı duyulan tepki, bütünüyle Kürt sorunuyla ilgilidir ve ABD’yi PKK’ye karşı saldırıya teşvik amacı taşımaktadır. Böyle bir politikanın anti emperyalizmle uzak yakın hiçbir ilişkisi olamaz.
16. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu Kürt sorununun bir terör sorunu değil, kendi yazgısını belirleme amaçlı bir isyan sorunu olduğu ve bu sorunu “terörizme karşı mücadele” yöntemleriyle çözmenin mümkün olmadığını saptamak, “iç savaş” tehlikesini ortadan kaldırmanın ve soruna barışçıl müzakere ve demokratik yöntemlerle çözüm bulmanın yolunu açar. SDP, egemen güçlerin inkar ve imha, tecrit ve tasfiye politikaları karşısında Kürtlerin ulusal varlığını, siyasi geleceğini belirleme hakkını ve onun kolektif haklarını (anadilde eğitim-öğretim vb.) savunmaya, desteklemeye ve onun örgütlü iradesi ile tutarlı bir enternasyonalist ilişki kurmayı sürdürür. Devlet güçlerinin ve siyasal iktidarın, doğrudan ya da dolaylı yoldan Kürt tarafıyla müzakereleri başlatmasını ve demokratik çözüm yollarının açılmasını talep eder. Böyle bir müzakere ortamının sağlanması, süregiden çatışmaları asgari olarak şimdiki sınırlarında tutmayı, giderek karşılıklı ateşkesle durdurmayı gerekli kılar.
17. SDP, Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki tecrit durumuna derhal ve önkoşulsuz son verilmesini, çatışmaların daha da yayılmaması için en acil önlem saymaktadır. Öcalan’ı teslim ederken ABD’nin ve Türkiye’deki iktidarın umduğu hiçbir sonuç gerçekleşmemiştir. “Öcalan’a özgürlük” geniş Kürt kitlelerinin temel talebi haline gelmiştir. SDP Kürt halkının bu talebini destekliyor.
Konferans, yukarıdaki görüşler temelinde, Türk ve Kürt halklarının stratejik ittifakının politik biçimi olarak KÖH ile ittifak politikasını bir kere daha teyit eder.
--------------------------------------------------------------------------------
Yenİden örgütsel İnşa
(Oy birliğiyle kabul edildi)
1. Konferans, partinin amaçlarına, program hedeflerine, eylem programında çizilecek yolla ulaşmasının bugün temel ön koşulunun SDP’nin, yukardan aşağıya yeniden inşa edilmesi olduğunu açıklar. Yeniden inşanın karmaşık ve zorlu görevlerine, parti merkezinin maksimum örgütlenmesiyle başlamak ve tüm yerel örgütleri, bir kere daha işyeri ve yerleşim birimlerinde kurulacak taban örgütleri ağını gerçekleştirmeye yöneltmek Konferansımızın temel sorunudur.
2. Konferans, her şeyden önce, I. Konferans ana belge ve kararlarında önümüze koyduğumuz hedeflere, kimi örgütsel kazanımların, sendikal hareket içindeki uzun süredir atılamayan ilk adımların ve gençlik örgütlenmesindeki kimi gelişmelerin dışında ulaşılamadığını ilan eder. SDP, kuruluşuna temel teşkil eden stratejik hedeflerinin gerisinde kalmıştır. Politik çizgisinin, uzun bir tarihsel geçmişe dayanan zengin deneyim birikiminin olanaklarını yeterince kullanamamış, kurucu bileşenlerinin önemli kesimlerini ve grup dışı üyelerinin bir kısmını yitirmiş, sosyalist çoğulcu birliği zayıflamış, parti içinde sosyalist demokrasi ilkelerinin uygulanması başarısızlığa uğramış ve Kürt özgürlük hareketi ile ittifak politikası, henüz amaçlarına ulaşamamıştır. Bütün bunlar, aynı zamanda SDP’nin kitle içinde çalışma yöntem, biçim ve tarzının taşıdığı zayıflıkları giderme sorunudur. Parti kitle içinde çalışma zayıflıklarını, işçi sınıfının bileşimindeki, üretim süreci içinde aldığı yerdeki ciddi değişimleri analiz ederek aşabilir.
3. SDP, I. Konferansının ertesi günü, ilk kuruluş zaaflarının, yeni sorunlarla iyice karmaşıklaşmasıyla politik, ideolojik ve örgütsel bir iç krize sürüklendi. Bu iç krizi aşma yönündeki yoğun, fakat başarısız çabalar, partinin I. Konferans kararlarını yaşama geçirmesini büyük ölçüde geri plana itti. Bu konferans, tüm kararlarımıza da yansıyan, devrimci özeleştiri ruhuyla parti içi krizin bütün olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırma konferansıdır.
4. Parti içi kriz pek çok faktörün etkisiyle ortaya çıktı. ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle, Kürt sorununun bütünüyle karmaşıklaşması ve KÖH’nin ayrışması politik temel faktörü oluşturdu. Partinin KÖH ile kurduğu ittifak bu dönemde sınavdan geçti. Partinin ittifak politikası, Irak işgali koşullarında parti içi krizde en büyük rolü oynadı. Türkiye’de hiçbir sosyalist parti, oligarşik iktidar ve Türk milliyetçiliğinin karşısında ve silahlı çatışma koşullarında yazgısını politik olarak Kürt halkıyla ve onun politik öncüsüyle SDP kadar birleştirmemişti. Parti, bu tümüyle doğru, enternasyonalist ve devrimci tutumunun bedelini, KÖH’nin krizini paylaşarak ödedi. SDP dışında hiçbir parti, Irak işgalinin yarattığı koşullardan SDP kadar etkilenmedi, hiç biri KÖH’nin yaşadığı krizi SDP kadar bütün hücrelerinde hissetmedi. Çünkü SDP dışında hiçbir parti KÖH ile SDP kadar derin bir ittifak ilişkisi içinde olmamıştı. Bunun en önemli sonuçları Emek, Barış, Demokrasi Bloku’nun gerilemesi ve dağılması, savaş karşıtı hareketin saflarında var olan anti-PKK eğilimi aşarak, KÖH’ün tüm krizine karşın, onu bu cepheye çekme koşullarını yaratamayışımızdır.
5. SDP, bu yeni ve karmaşık ortamda, politik gelişmelerin dışında, sekter ve dogmatik çevrelerden farklı bir parti olduğunu ortaya koydu. SDP’de patlayan kriz, yapay ve sözde “ideolojik” ilkesellik yarışı olmadı. Birbirinden farklı düşünen tüm SDP’liler, ortak bir kaygıyla, ezilen Kürt halkının yazgısına duydukları kaygıyla görüşlerini dile getirdiler.
6. Konferans, bu iki temel gerçeğin yanı sıra, partinin bu kriz koşullarındaki zayıflıklarını açıkça ilan ediyor. I. Konferans, Irak işgali koşullarında Kürt sorunu temelindeki görüş ayrılıklarının ciddiyetine uygun davranamadı. PM’nin ve onu hazırlayan MYK’nin Konferansa bu konuda cılız bir hazırlıkla gitmiş olması, demokratik bir tartışma sürecinin ürünü olamayan belgelerle delegelerin karşısına çıkması, Konferans’ın bu başarısızlığında büyük rol oynadı. Sonuçta, böylesine temel bir sorunda, asla uygun olmayan, çelişkili ve çoğunluğun zayıf bir uzlaşma kararıyla görüş ayrılıklarının üstünden atlama tutumu, parti içi krizi derinleştirdi.
7. Parti içi kriz, partinin kuruluş sürecinin çelişkili doğasının ve yapısal zaafının yarattığı ortam nedeniyle yıkıcı sonuçlar doğurdu. Konferans, parti kuruluşu sürecinde, çoğulculuğun uygulanmasında ciddi hatalar yaptığımızı ilan ediyor. Bu hatalar genel olarak SDP’ye ve özel olarak da bugün aramızda olmayan Odak, Hareket ve Dönüşüm gruplarına büyük zararlar verdi. Pek çok bağımsız üyenin politik mücadele olanaklarına darbe indirdi. Bir bütün olarak çoğulcu anlayışla sosyalist birlik projesi derin yaralar aldı. Parti, Başta Kürt sorunu, aralarında önemli görüş farklılıkları olan gruplarla, kuruluş öncesinde kapsamlı bir tartışma yürütülerek uzlaşma sağlanmaksızın aynı parti çatısı altında, organik birlik perspektifiyle ivedilikle birleştirerek hata yaptı. Bu gruplar yalnız Kürt sorununda aralarında önemli görüş farklılıkları oldukları için değil, kendilerini partide konumlandırış biçimleri nedeniyle de bu hatanın sonuçlarını aşmak, diğer yandan KÖH’nin krizinin, partiye yansımasını önlemek mümkün olmadı. Konferans, parti içi krizden, kesinlikle Odak, Hareket ve Dönüşüm gruplarını, onlarla şu ya da bu şekilde dayanışma içindeki bağımsız yoldaşları sorumlu tutmadığını, parti merkezi organlarının bu krizden çıkma başarısı gösteremediğini ilan ediyor.
8. Parti içi kriz, tüm sosyalist hareketin yüz yüze olduğu sorunlardan SDP’nin bağışık olmadığını da ortaya koydu. SDP, BSP ve ÖDP deneyimlerinin uğradığı başarısızlıkların, diğer bileşenlerle birlikte sorumluluğunu taşıyor. SDP de, üstelik ona özgün özellik kazandırdığı halde, sosyalist demokrasi kültürü yetersizliğinden, yıkılmış sosyalizmin mirasından öğrenilmiş anlayışlardan, gruplara özgü edinilmiş kültürle, çoğulcu birlik partisi anlayışı arasındaki derin çatışmalardan, birlik sürecini tabana yaymada, parti orta kademelerine ve gençliğe benimsetmede var olan yetersizliklerden kurtulamamıştır. Aynı zamanda SDP, kitle hareketinden beslenmeyen her sol hareket gibi kendi içine dönme yazgısından da kendisini bütünüyle kurtaramamıştır. Partinin bileşenleri arasındaki eşitsiz ve dengesiz durumun, sosyalist demokrasiyi içselleştirememe ortamında, azınlık gruplarının partiye yabancılaştırıcı etkisini ve bunun sonuçlarını gidermek de mümkün olmamıştır.
9. SDP, gerek sosyalist birlik ve gerekse sosyalist demokrasi çizgisinin uygulanmasındaki tüm başarısızlıklara karşın, Türkiye solunda, sosyalist demokrasi temelinde sosyalist birlik çabalarına bugün de ciddi katkılarda bulunabilecek en önemli partidir. SDP, yaşanan parti içi krizden olumlu sonuçlar çıkaracak olgunluk ve deneyime sahiptir. Yaşanan bu deneyim, SDP’nin bütün zayıflıklarını ve potansiyellerini açığa çıkarmış bulunuyor. Partiyi yukardan aşağıya yeniden inşa etmek yalnız zorunlu değil, aynı zamanda mümkündür. Konferans, partimizin politik görüşlerini daha da netleştirecek ve parti saflarında her geçen gün daha da büyüyen genç kuşak devrimcilere dayanarak örgütsel görevlerin üstesinden gelecektir.
10. Partinin en zayıf yanlarının başında, bütün bu kararları yaşama geçirmeye yetenekli, güçlü, örgütlü, etkili ve işlevli bir merkezden yoksun oluşu geliyor. Konferansın önümüze koyduğu tüm politik, örgütsel ve ideolojik görevler zincirini tutmamızı sağlayacak ana halka işte böyle bir merkez yaratmakla işe başlamak ve partiyi yukardan aşağıya yeniden inşa etmektir.
11. Gerek sosyalist birliğin, gerekse Kürt özgürlük hareketi ile ittifakın gerçekleşmesine bizim yapacağımız en büyük katkı, aynı zamanda sosyalist birliğin ve enternasyonalizmin partisi olması gereken SDP’yi her bakımdan güçlendirmektir. Partinin üye bileşimini nicel ve nitel olarak arttırmak, taban örgütleri ağını var güçle yaymak, kitle içinde parti çalışmasını örgütlemek, sendikalarda, demokratik kitle örgütlerinde parti çalışmasını güçlendirmek, gençlik ve kadınlar arasındaki parti çalışmasına hız vermek, partinin ideolojik düzeyini yükseltmek, yeni bir kadro politikası çizmek ve kadro eğitimi gerçekleştirmek ve en önemlisi bütün bu görevleri sosyalist demokrasi ve çoğulculuk ilkeleri temelinde gerçekleştirmek görevimizdir.
12. Gerek sosyalist birliğin, gerek Kürt özgürlük hareketiyle ittifakın ve gerekse SDP’yi her bakımdan güçlendirmenin bütün bu karmaşık görevlerini yerine getirmek, partinin merkezden taban örgütlerine doğru yeniden tahkim ve inşası gerçekleştirilmeden mümkün olamaz.
13. Partinin örgütlü, disiplinli, ideolojik bakımdan donanımlı, somut işlere göre yapılmış ve giderek profesyonelleşen bir işbölümüne dayalı, partiye ve parti dışı sola güven veren, saygınlığını parti içinde ve kitleler arasında doğru ve devrimci politikasıyla ve ideolojik çalışmasıyla kazanan güçlü bir merkeze ihtiyacı var. Günlük çalışmayı koordine eden, politik gelişmelere anında, zaman yitirmeden günü gününe yanıt verebilen, kadrolara ve yerel örgütlere güvenen, ama onları sistemli denetleyen bir merkez için bütün kadro potansiyellerini ve mali olanakları sonuna kadar kullanmak, seçilecek PM’nin ilk ve acil görevi olmalıdır.
14. Her şeyden önce, PM bileşiminin seçiminde, PM üyesi olduktan sonra parti görevi belirlenecek türde değil, parti görevi olduğu için, parti çalışmalarında seçim öncesi bir işlev gördüğü için, seçildiğinde hangi merkezi görevlere getirileceği öngörülmüş adaylar göstermek, her parti bileşeninin kadro sorununa ilişkin temel görevidir. PM, örgütü temsil eden, seçildikten sonra da örgüt görevlerini sürdürecek olan ve merkezi yürütme organında, komisyon ve bürolarda görev alma yeteneğinde olan üyelerden oluşmalıdır. Örgütte ve yürütme, komisyon ve bürolarda görev alacak PM üyelerinin oranı doğru olarak saptanmalı, kota ve çoğulculuk temelinde, işlevsiz PM üyeliği geleneği ortadan kaldırılmalıdır. PM olağan toplantılarında örgütte çalışanlar, kendi çalışma alanlarının deneyimlerini ve taleplerini dile getirmeli, yürütme, büro ve komisyonlarda çalışanlar kendi merkezi görevleriyle ilgili sorunları ve çözüm yollarını PM’ye taşımalıdırlar.
15. Konferans, partide kurulup, dağılan ya da çalışmayan büro ve komisyon enflasyonuna son verilmesini, sorunları kağıt üstünde bu tür kurullar yaratarak çözme alışkanlığından vazgeçilmesini, örgütsel, merkezi çalışmanın düzeltilmesi için zorunlu sayıyor. Gerçek ihtiyaçlara yanıt vermeyen ve bir süre sonra varlığı unutulan hiçbir büro ve komisyon kurulmamalıdır.
16. Konferans, PM’yi, iki PM arasında tüm partiyi tüzükteki yetkileri çerçevesinde koordine edebilecek, kararların uygulanmasını denetleyebilecek, gerekli kararları alıp yürürlüğe zamanında sokabilecek yetenekte, işlevli ve etkin bir MYK seçmekle görevlendirir. İki ayda bir toplanan PM iki konferans arasında yönetim ve başta MYK olmak üzere, tüm parti örgütlerini denetleme organıdır. Parti Meclisi’nin tüm kararlarının yaşama geçirilmesi sistemli, disiplinli ve sağlam, isabetli bir işbölümüne dayalı MYK’nin işidir.
17. MYK, bütün bu ayrıntılı ve geniş çaplı işleri işbölümü temelinde oluşturulacak, sekretarya ve büroların günlük çalışmalarına dayanarak, çoğulculuk temelinde kolektif olarak yürütür. Konferans, gerçek ihtiyaçlar ve olağanüstü durumlar dışında, tüm politik kampanyaların ve eylemlerin doğrudan doğruya MYK koordinasyonunda yürütülmesini ve böyle işler için MYK ve büroların ve PM kararıyla kurulmuş komisyonların kolektif çalışması dışında özel komisyonlar (1 Mayıs, Newroz v.s. eylemlerini örgütleme komisyonu gibi, MYK’nin kendisini sorumluluk dışında tutmaya dönük komisyonlar) kurma geleneğine son verilmesini talep eder. MYK, her zaman görevlerin çapına göre, gerek PM üyelerini ve gerek yerel örgüt yöneticilerini her zaman göreve çağırma, geçici ya da sürekli olarak onların belirli sorumluluklar almasına olanak sağlama, gerektiğinde şu ya da bu İl yönetimiyle genişletilmiş toplantılar düzenleme, onlarla birlikte çalışma imkanına sahiptir.
18. Konferans MYK’nin, kendi içinden seçeceği sekretarya işlevli görevli birimin tüm büroları ve iki MYK arasında, tüm parti örgütünü koordine edebilecek ve günlük çalışmayı örgütleyebilecek olanaklarla destekleme görevinin altını çizer. Sekretarya başlıca ve temel bürolardan sorumlu Genel Başkan Yardımcılarından oluşur. Büroların MYK üyesi koordinatörlerinden gerekli olanlarla kolektif çalışır.
19. Konferans, I. Konferansta alınan işyeri ve yerleşim birimi taban örgütlerinin kurulması ve her üyenin bir taban örgütüne bağlanması yolunda radikal adımlar atılması yönündeki kararın, iki yıl içinde, birkaç olumlu örnek dışında uygulanamadığını saptar. Bu, parti il ve ilçe örgütlerinin, örgütlenme alanında başarısızlığının temel ölçütüdür. Konferans aynı zamanda, bu başarısızlığın altında yatan temel nedenin, yukarda belirtilen özellikte bir parti merkezinden yoksunluk olduğunu belirtir. Nitekim geçen Konferans taban örgütleri ağını kurma göreviyle güçlü bir parti merkezi yaratma görevini doğru biçimde formüle etmiş, ne var ki bu kararın her iki görevi de yerine getirilememiştir. Konferans diğer yandan, partili genç yönetici kadroların örgütlenme alanındaki deneyim yetersizliğini giderme görevinin önemini vurgular. Örgüt bürosu güçlendirilmeli ve büro çalışanları, sistemli bir biçimde yerel kadroları yerinde, onlarla çalışarak eğitmelidirler. Konferans, Parti hücrelerinin kurulmasıyla ilgili I.Konferans kararlarını bir kere daha teyit eder ve bunların yaşama geçirilmesi için tüm parti üyelerini seferber olmaya çağırır.
20. Partide “iş çok kadro yok” klişesine karşı mücadele açılmalıdır. Var olan üyeler arasında parti işlerini bölüştürme yeteneği, yöneticiliğin en büyük özelliklerinden birisidir. Bu alandaki yetersizlik, az sayıdaki insanın tüm işleri omuzlamasına ve geride kalan üyelerin, salt eylem grupları işleviyle sınırlanmasına, giderek bunlar arasında sorumluluk, görev yüklenme ruhunun körelmesine neden olmaktadır. Parti saflarına musallat olan örgütsel liberalizmin nedenlerinden birisi kolektif çalışma, işbölümünü örgütleme ve üyeleri örgütlü hale getirme zayıflığımızdır.
21. Örgütsel liberalizm, partideki deformasyonun en önemli belirtilerinden biridir. Bürokratik merkeziyetçiliğe karşı yönelttiğimiz haklı eleştirilerin, kısa zamanda çalışanla çalışmayanı eşitleyen bir anlayışa dönüşmesi, çalışmayanın üzerinde hiçbir manevi yaptırım gücünün kalmayışına kadar varmıştır. Konferansımız var olan sorunlarımız ne olursa olsun, bütün parti üyelerini partinin inşa sürecine aktif olarak katılmaya ve organlı faaliyette bulunmaya çağırır.
22. Konferans, SDP’nin yüz yüze geldiği mali krizin aşılması için, tüm üyeleri parti merkezini mali olarak desteklemeye çağırır. Az kazanandan az, çok kazanandan çok ilkesi temelinde, işsizler ve öğrencilerden beşer, asgari ücretlilerden onar ve asgari ücret üstü gelir sahiplerinden yirmişer milyon ve yanında işçi çalıştıranlardan yüzer milyon olmak üzere tüm üyelerin bu mali kampanyaya katılması, özverinin en sıradan ölçütü olarak değerlendirilecektir.
--------------------------------------------------------------------------------
Mİllİyetçİ İdeolojİk saldIrIyI püskürtmek
(Oy birliğiyle kabul edildi)
1. SDP’nin ideolojik çalışmaları ve ideolojik mücadelesi oligarşik iktidarın ve onun işini gören hükümetin, stratejik programına karşı yürütülen, aynı zamanda işçi sınıfı ve emekçi kitleler arasında bu programa karşı örgütlenmeyi ve mücadeleyi zayıflatan akımların hedef alan bir mücadeledir. Ve bu ideolojik mücadele işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların, gençlerin ve ezilenlerin çoğunluğunu kazanmayı ve böylece devrimci değişim güçlerini iktidarı elde etmeye hazırlamayı amaçlar. Bu amaca hizmet etmeyen “ideolojik mücadele” ya sekterliğin ya da uzlaşmacılığın en temel belirtisidir. İdeolojik mücadele parti içi eğitim, kitlesel propaganda ve eyleme çağıran ajitasyon yöntem ve araçlarıyla yürütülür.
2. Konferans, I. Konferansımızda, liberal ve sol liberalizm ile milliyetçi ve sol milliyetçi akımlara karşı mücadeleyi partinin ideolojik mücadele görevi olarak belirledi. O konferans esnasında ve bir süre boyunca, 17 Aralık Müzakere tarihi alma beklentisinin kışkırttığı liberal ve sol liberal AB yanlısı ideolojik etkinin yükselişi, aynı zamanda milliyetçi ve sol milliyetçi ideolojik etkinin artışıyla ilgili ilk belirtiler, Konferansta bu iki temel akıma karşı mücadeleyi, bir birinden hiçbir şekilde ayırmadan yürütmeyi gerekli kılıyordu. Konferans, I.Konferansın bu kararının öz bakımından bugün de geçerli olduğunu ilan eder.
3. Bununla birlikte, günümüzde, AB’nin genişlemeyle ilgili krizinin derinleştiği, Fransa’da, Almanya’da ve Avusturya ile Hollanda gibi ülkelerde Türkiye karşıtı milliyetçi bir yükselişin belirdiği yeni koşullar ortaya çıktı. Avrupa’daki bu milliyetçi yükseliş, Türkiye’deki milliyetçi ve faşist akımları güçlendiren uluslar arası faktörlerden biri haline geldi. Milliyetçi AB karşıtlığı, pratikte hızla AB ülkelerinin PKK’yi desteklediği tezi temelinde PKK karşıtı şovenizmle birleşti. Milliyetçi AB karşıtlığı aynı zamanda AB’nin “azınlık hakları” ile ilgili taleplerine ve Ermeni soykırımını tanımanın Türkiye’nin AB ile müzakere sürecine başlamasının ön koşulu olması yönündeki AP kararına karşı Ermeni karşıtı şovenizme dönüştü. AB’nin, BM tarafından tanınan Güney Kıbrıs’ı, tüm adanın meşru devleti olarak üyeliğe alması ve Türkiye’nin AB müzakere sürecinde bu devleti tanıma koşulu, AB karşıtı milliyetçi akımı, Rum karşıtı bir şovenizm kılığında kışkırttı. Bu olgulara, Ordunun ve hükümetin ABD ile yaptığı pazarlıkta, onun Irak, Suriye ve İran politikalarına destek karşılığında PKK’nin Amerikan askeri gücüyle imha edilmesi yönündeki talepleri ve bu taleplerin yerine getirilmemesine karşı yürüttüğü kampanya, sözde anti-Amerikan, gerçekte anti-Kürt bir milliyetçi şoven eğilimi güçlendirdi. Ve nihayet, gerek Güney Kürdistan’da bir Federe Kürt devleti kurulmasının, gerekse AB ile müzakere sürecinin PKK’ye ve Kürt uyanışına vereceği olanaklardan korkuya kapılan oligarşik iktidarın, bir dizi provokasyon ve askeri operasyonlarla PKK güçlerine, yasal Kürt siyasal örgüt ve kuruluşlarına karşı ülke çapında harekete geçmesi Türkiye’yi bir etnik iç savaşın eşiğine getirecek kertede faşist, şovenist histeriyi güçlendirdi. Bütün bu gelişmeler, sol milliyetçi çevrelerin büyük bir hızla pro faşist kanada iyice yaklaşmasına, hatta liberal ve sol liberallerin özellikle Kürt sorununda milliyetçi konumlara doğru kaymasına neden oldu. Böylece Türkiye’de uluslar arası, bölgesel ve ulusal çapta faşist, milliyetçi, sol milliyetçi akımların güçlendiği bir ideolojik iklim, belirleyici karakter kazandı.
4. Bu ideolojik ortam, AKP hükümetinin İMF programı temelinde yürüttüğü neo-liberal emek düşmanı politikaların yarattığı ve her geçen gün derinleşen bir yoksullaşma süreci içinde kendisine kitlesel bir taban buldu. Böylece, faşist, milliyetçi ve sol milliyetçi ideolojik kışkırtmalar, her şeyden önce Kürtlerin göç ettiği metropollerde ve Batı kentlerinde şiddeti, linç eylemlerini ortaya çıkardı. Öyle ki, bu neo-liberal politikanın gereği olarak yapılan özelleştirmelere karşı, emekçilerin başlangıçta sınıfsal öz taşıyan tepkileri, işte bu milliyetçi ve faşist ideolojik saldırının etkisiyle hızla sınıfsal özünü yitirmeye ve özelleştirmeye karşı çıkışların milliyetçi bir öz kazanmasına neden oldu. Sosyalistlerin saflarında sol milliyetçiliğin boy vermesinin sosyolojik temeli budur. İdeolojik sağlamlıktan uzak ve milliyetçi ön yargılardan kurtulamamış küçük burjuva unsurlar, emekçilerin milliyetçi ideolojiden etkilenmesinin sonuçlarından yararlanma oportünizmine düştüler ve giderek kendi sol milliyetçi demagojilerinin kurbanı haline geldiler. Bunlar özelleştirme ve öteki neo-liberal politikalara, Avrupa Birliği’ne ve ABD’ye karşı sınıfsal mevzileri terk ettiler ve milliyetçi ideolojiyle birleşerek, sosyal milliyetçiler haline geldiler. Onların sınıf mücadelesini milliyetçi yönde çarpıtması, eğer oligarşik iktidarın milliyetçiliği kışkırtan politikası ve faşist-Kemalist ittifakına dayalı Kızıl Elmacı ideolojinin yaygınlığı olmasaydı, elbette hiçbir toplumsal sonuç doğuramazdı. Ama, sözü edilen yaygın ideolojik etki, kendilerine sosyalist diyenlerin sosyal milliyetçiliği ile birleşince, işçi sınıfının saflarında bu ideolojik etki doğrudan sınıf uzlaşmacılığına kapıyı ardına kadar açtı. İşçileri özelleştirmeye sınıf açısından değil, milliyetçilik açısından kışkırtanlar, KİT’lerin “emperyalizme peşkeş çekildiği” ajitasyonunu yapanlar, aynı zamanda anti-PKK politikalarını militarizmi destekleyerek yayanlar, örneğin Ereğli Çelik Fabrikalarını, Türkiye’deki endüstriel-askeri kompleksin temel ekonomik gücü olan OYAK Holding satın aldığında, işçilerin bu kapitalist el koymayı alkışlamasına neden oldular.
5. Konferans yukarıda tasvir ettiğimiz ortam sürdüğü müddetçe, milliyetçi ve sol milliyetçi akımlara karşı mücadeleyi, partinin ideolojik mücadelesinin sivri ucu olarak ilan eder. Konferans, milliyetçi ve sol milliyetçi anti-Kürt propaganda ve tehditler karşısında gerileyen liberal ve sol liberal çevrelerin bu tutumlarının sergilenmesini milliyetçi ve sol milliyetçi ideolojilere karşı mücadeleden ayırmaz. Milliyetçi ve sol milliyetçi sözde anti emperyalizm, emperyalizme, oligarşik iktidara ve neo-liberal saldırıya karşı mücadelenin sınıfsal özünü karartıyor ve liberal ve sol liberal demokratizm ise, neo-liberal politikalarının emek düşmanı yüzünü görmeyi engelliyor. Bu durum işçi sınıfının zaten zayıflatılmış olan birliğini ve örgütlü gücünü ciddi olarak tehdit ediyor ve onu sermayenin ve devletin karşısında bütünüyle teslim olmaya zorluyor.
6. Emperyalist ve bölgesel oligarşik güçler, halkları milliyetçilik temelinde bölüyor ve bu sayede kendilerini yeniden üretiyor. Bu politika halklar arası boğazlaşmanın temelini oluşturuyor. Sosyalist, devrimci, demokratik hareketler böyle bir "yapay bölünmeyi" reddetmek yerine, bu politikanın içerisinden muhalefetini sürdürüyor. Bugün Türkiye’de de kendini sosyalist solun ve sınıf hareketinin saflarında özgün biçimlerde gösteren milliyetçiliğin etkilerinin kırılmasını ertelenemez bir görev olarak benimsiyor.
7. Konferans, onaylanan tüm Konferans belgelerinin, parti içinde sistemli bir eğitim çalışmasının temel konusu yapılmasını, tüm parti üyelerinin bu belge ve kararlar temelinde onların dayandığı teorik arka planı araştırarak kendini eğitme yoluna koyulmasını, parti yayın organlarının bu belge ve kararları sistemli ve planlı bir biçimde güncel gelişmelerle ve somut olgu, argüman ve örneklerle besleyerek işlemesini, tüm yerel örgütlerimizin, bu belge ve kararları kitlesel ajitasyon çalışmalarında ve özellikle yüz yüze propaganda çalışmalarında aktif bir biçimde kullanmasını en temel parti görevi olarak ilan eder.
Konferans bu görüşlerin temelinde şu kararları alır:
1. Sosyalist Demokrasi Partisi yayınları çalışmalarını yukarda esasları belirtilen ideolojik mücadele ekseninde yürütecektir.
1.a. Gazete türü bir yayın profesyonel yaklaşım gerektirmektedir. Daha titiz bir çalışma ve daha donanımlı bir teknik alt yapı, daha nitelikli bir gazete çıkarılması için gereklidir. Ancak yayın faaliyetinin kesintisiz sürebilmesi, yerel çalışmaların merkezi çalışmalarla paralel ve zamandaş biçimde yürütülmesine bağlıdır. Bu bağlamda önümüzdeki dönemde öncelikle Sosyalist Demokrasi Gazetesi 15 günlük periyoduna uygun olarak düzenli bir şekilde çıkarılmalıdır. Ayrıca, gazetenin parti faaliyetinde daha işlevli hale getirilmesi için, gerekli teknik ve altyapı sorunlarının çözümünü kapsayan 6 aylık bir hazırlık evresinden sonra periyodu haftalığa dönüştürülmelidir.
1.b. Parti faaliyetinde Teorik bir yayının gerekliliği kendisini dayatmaktadır. Bu nedenle partinin güç ve imkânları dikkate alınarak çıkış periyodu PM’ce belirlenecek uygun bir teorik bir dergi çıkarılması için gerekli çalışmalar başlatılmalıdır.
1.c. Partinin temel konularda programatik görüşlerinin tanıtımı için gerekli olan broşürleri, kitaplar vb. yayınlayacak ve ayrıca çeşitli konularda araştırma ve inceleme çalışmalarını organize edecek bir organa ihtiyaç vardır. PM böyle bir organın oluşturulması için gerekli çalışmaları yapmalıdır.
1.d. Parti içi eğitimin gerekliliği tartışılmaz bir gerçekliktir. Geçen dönemde alınan kararlar ışığında gerçekleştirilmeye çalışılan Parti Okulu deneyiminden gerekli dersler çıkarılarak yeni dönemde parti için eğitim çalışmaları partinin imkanları ve ihtiyaçları dikkate alınarak yeniden başlatılmalıdır.
2. SDP, söz konusu ideolojik sorunlarda, öteki sol, sosyalist ve demokratik güçlerle ortak konferanslar düzenlemek için gereken girişimlerde bulunacaktır.
--------------------------------------------------------------------------------
SONUÇ
Sosyalist Demokrasi Partisi II.Olağan Konferansı tüm bu kararları onaylayarak, “sosyalist demokrasi yolunda kesintisiz yürüyüş”ü başlatmış bulunuyor.
Sosyalist Demokrasi yolunda kesintisiz yürüyüş, SDP’yi parti merkezinden taban örgütlerine kadar yeniden inşa ederek, sosyalistlerin birliğine Kürt özgürlük hareketiyle ittifaka, en geniş savaş karşıtı güçlerin cephesine doğru, her türlü zorluklara göğüs gererek, başarısızlıkları ve yenilgileri göze alarak devrimci bir kararlılıkla yürümek demektir.
Sosyalist demokrasi yolunda kesintisiz yürüyüş, Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşleşmesini gerçekleştirerek, Türkiye’de ve tüm bölgede oligarşik rejime ve emperyalizme karşı devrim yolunda ilk adımları atmak demektir.
Sosyalist demokrasi yolunda kesintisiz yürüyüş Marks, Engels ve Lenin’in yolunda, Mustafa Suphilerin, Denizlerin, Kaypakkayaların, Mahirlerin yolunda yürümek demektir.
--------------------------------------------------------------------------------
DAYANIŞMA GÜCÜMÜZ, ÖZGÜRLÜK HEDEFİMİZ! ÖRGÜTLENMEYE!
(Oy birliğiyle kabul edildi)
SDP İkinci Kadın Konferansı; Eskişehir, İzmir, Ankara, İstanbul, Bursa, Mersin, Antalya, Isparta illerinden 68 kişinin katılımıyla İstanbul’da yapıldı.
İki günlük konferansta;
Gelişen ve kendini yeniden üreten erkek egemen ideolojiye karşı mücadelede ezilmişliğin, sömürünün ekonomik temellerini ortadan kaldırmanın, üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermek olduğu gerçeğini bilen SDP’li Kadınlar; Erkek egemen ideolojinin, eklemlendiği kapitalist üretim ilişkileri değişmeden ortadan kalkmayacağı için mücadelelerini sınıf mücadelesine bağlanmak zorunda olduğunu, kadınların kurtuluş mücadelesi ile sınıf mücadelesinin yollarının kesişmek zorunda olduğunun altını çizmiştir.
Kadın mücadelesinin sınıf mücadelesiyle kesişen yolları, kadınların cins olarak ezilmesinin özgünlüğünü ortadan kaldırmaz. Erkek egemen ideoloji kadınları evde, işte kültürde, sanatta, politikada, dilde, cinsellikte ikincilleştirir ve ikincilleştirmeye devam eder. Ve daha da önemlisi kadınlara da ezilmişliklerinin doğallığı ve erkeklere itaat etmeleri gerektiği bilincini aşılayarak meşruiyetini sağladığı bilinciyle SDP’li Kadınlar; Kadın kurtuluş hareketi bir yanda tüm ezme-ezilme ilişkilerine karşı kendini konumlandırarak sınıf hareketiyle, ulusal kurtuluş mücadeleleriyle, demokrasi mücadelesinin içindeki oluşumlarla ittifak yaparken diğer yandan her toplumsal kökenden kadını içerebilecek şekilde kadın hareketinin ve kadın mücadelesinin örgütlenmesi gerekliliği inanır ve tüm SDP’li kadınların içerisinde yer alması gerektiğini savunur.
Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya özlemiyle mücadele içerisindeki kadınlar, Kendilerine biçilen toplumsal rollerle mücadele içinde yerlerini alıyorlar karma örgütlerde. Kadınlara özne olmak değil nesne olmak öğretilmişti, politik yaşamında nesnesi oluyorlar. Aile kurumunun içinde sistemin dayattığı ezme ezilme ilişkileri bu kurumlarında içinde sürdürülmekte, Parti, DKÖ, Sendika olsun alanın belirleyeni olunamadığı gibi kendi kurumuna yabancılaşır duruma getiriliyor. Oysa kadınlar, bulunulan tüm kurumlar içerisinde, var olan geleneksel işleyişlere teslim olmanın ötesinde, yaşamı varlıkları ve mücadeleleriyle anlamlı kılmaya çalışmalıdırlar.
SDP İkinci Kadın Konferansı’nda yapılan tüm değerlendirmeler sonrasında; Birinci Olağan Konferans kararlarının bugün de geçerliliğini koruduğundan hareketle bu kararları geçerli belgeler olarak onaylar.
SDP’li kadınlar, cinsel yönelimi farklı olanlara karşı her türlü ayrımcılığa karşı çıkar ve toplumun diğer bireyleriyle eşit koşullarda yaşayabilmeleri için gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını savunur. Cinsel yönelimi farklı olanlarla erkek egemenliğine karşı dayanışma içinde olmayı benimser. Toplumsal yaşamın her alanında kadın temsiliyetinin önündeki engellerle mücadele, yeni TCK ile ilgili çalışmaların genişletilmesi ve kadına yönelik şiddete karşı mücadele ve bu çerçevede sığınak, dayanışma evi, acil destek hattı gibi taleplerin yükseltilmesi için gerekli örgütlenmeleri, kampanyaları gerçekleştirmeyi karar altına alır.
SDP’li kadınlar tüm bu görevlerin yanı sıra bu dönem de kadın kurtuluş hareketinin sorunlarının aşılmasında militarizme, savaşa karşı kadın dayanışmasının yükseltilmesini, görünmeyen kadın emeğinin örgütlenmesini öncelikli görev olarak kabul eder ve bu çalışmaları işçi, emekçi ve genç kadınlar arasında örgütlemeyi karar altına alır.
SAVAŞ VE MİLİTARİZME KARŞI KADIN DAYANIŞMASI
Ordu, MGK, Emniyet güçleri, koruculuk kısaca tüm silahlı yapılarda olduğu gibi, eğitim müfredatlarında, okullar/kamusal alandaki tek tip kıyafetlerde, marşlarda, aileden okula, işyerine uzanan tüm alanlarda, bir çok zeminde değişik görüntüler altında ortaya çıkan militarizm; erkek egemen kültürü barındırmanın dışında, şiddetin profesyonelce uygulanmasını sağlamanın aracıdır.
Gerek Türkiye devletinin yayılmacı emelleri, gerekse Amerika’nın Büyük Ortadoğu projesi kapsamındaki işgalleri başta Ortadoğu halkları olmak üzere bu coğrafya da yaşayan tüm kadınları etkileyecektir.
1. SDP’li Kadınlar barış ve silahsızlanmaya yönelik anti militarist kadın dayanışmasını önemserken, tüm militer, silahlı kurumların ortadan kaldırılmasına yönelik verilen mücadelenin öznesi olurken, zorunlu askerliğe perspektif olarak karşı çıkar ve vicdani reddin bir hak olarak kabul edilmesi gerektiğini savunur.
2. SDP’li kadılar, ülkemizde süren savaşın doğrudan muhatabı olan, yakınlarını kaybeden, göç etmek zorunda kalan, kadınlığıyla birlikte dili, kimliği yasaklanan Kürt kadınlarının yaşadıkları sorunların çözülmesinde Kürt kadınlarının taleplerini destekler, dayanışma içerisinde olur ve bu taleplerin gerçekleşmesi için Kürt kadınları ile ortak mücadele verir.
3. SDP’li kadınlar özelde Türkiye’de genelde Ortadoğu ve dünyada yaşanan savaşlar karşısında kadın dayanışmasını örmek, militarizme karşı bir cephe geliştirmek için ABD işgaline karşı tüm Ortadoğulu kadınlarla bölgesel düzeyde dayanışmayı, ve bu çerçevede dayanışma ağları, paralel eylemler düzenlemeyi hedefler. Iraklı, Afgan, Filistin’li kadınlarla temas halinde bulunmayı ve seslerini Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurabilmeleri için her türlü eylem ve etkinlik yapmayı enternasyonal dayanışmanın bir gereği olarak görür. Sürecin önemi ve aciliyeti dikkate alınarak en kısa süre de Türkiye’de yükseltilmeye çalışılan Şovenizme karşı Kürt sorunun demokratik çözümünü içeren, başta Irak Filistin olmak üzere işgal altında bulunan ülkelerdeki kadınların da sesi olabilmek için, İRA’dan, Filistin’e, İsrail’e, Irak’tan Türkiye’ye, “Militarizme, Savaşa Karşı Kadın Dayanışma Cephesini” geliştirmek için bir organizasyonun girişimlerini karar altına alır...
NEO LİBERAL POLİTİKALAR KARŞISINDA KADINLAR
Neo liberal politikalar yaşamın her alanına egemen kılınmaya çalışılıyor ve işçi sınıfının uluslar arası ölçekte tarihsel birikimi ve kazanımı yok edilmek isteniyor.
Yapılan tüm yasal değişikliklere bu politikalar yön veriyor. Esnek çalışma, özelleştirme, taşeronlaştırma, işsizlik yaygınlaşıyor, kazanılmış sendikal haklar bir bir geri alınırken, sendikal örgütlenmelerin önündeki engeller büyütülüyor. Yine neo-liberal politikaların bir sonucu olarak, öncesinde fabrikalar ve atölyelerde yapılan üretim parça başı işler, ev eksenli üretim olarak kadınların hayatına girmiştir. Özel alanda kadınların görünmeyen emeğine eklemlenerek, ev ekonomisine destek olmak gibi gösterilen kayıt dışı ev eksenli üretimle kadınların emeklerinin üzerindeki sömürü daha da ağırlaşmıştır.
1. SDP’li kadınlar ev eksenli üretimde yer alan, kayıt dışı çalışan ve emekleri çok daha fazla sömürülen kadınların da işçi olduğu tespitini yapar ve sendikal örgütlenmelerinin önündeki engellere karşı mücadele eder. Örgütlenmelerinin önündeki engellere karşı verilecek mücadeleleri destekler.
2. SDP’li kadınlar, buradan hareketle işçi kadınlar arasında örgütlenmeyi, yerellerde uygun araçlar yaratmayı, sınıf içinde kadınlarla gelişmiş bağlar kurmayı öncelikli hedef olarak önüne koyar.
KADIN HAREKETİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ
Kadınların mücadele tarihi, çok boyutlu olduğu kadar yaşanan coğrafyalara göre farklılıklar da içermektedir. Kadınların özgürlüğü için Güçlü ve doğru bir hatla mücadele vermenin yolu, bu tarihi bilmekten, deneyimleri, teorik birikimleri daha ileriye taşıyabilmekten geçmektedir.
Köklü bir mücadele tarihine sahip olan kadın hareketleri, tarihin kimi dönemlerinde yükseliş, kimi dönemlerinde düşüş ivmesi göstermektedir. Kendi coğrafyamızda 80 sonrası yükselen kadın hareketi 90’lı yıllarda ivme kaybetmeye başlamış günümüzde ise parçalı bir halde cılız olarak devam etmektedir.
Kadın hareketinde mücadele birliğinin oluşmasını; kadın kurtuluş hareketinin güçlenmesinde önemli bir ihtiyaç olduğunu kabul eden SDP’li kadınlar;
1. Kadınların kurtuluşu için verilecek mücadelenin, erkek egemenliğine karşı birlikte hareket edebilen en geniş kadın yelpazesiyle gerçekleşebileceğinden hareketle bugün bir tıkanıklık içinde olan kadın hareketinin mevcut durumunu aşabilmek için kadın kurtuluş mücadelesinin örgütlenmesi ve yükseltilmesi gerektiğini tespit eder.
2. Kürt kadınlarının bugünkü temsilcisi olan demokratik Özgür Kadın Hareketi ile ittifak politikasını benimser ve Türkiye deki Kadın Kurtuluş Mücadelesinin de böyle bir ittifak perspektifiyle verilmesi gerektiğini savunur.
3. Kadın hareketinin bugün bir tıkanıklık içine girdiğini tespit eder ve önümüzdeki dönemde bu tıkanıklığı aşama yollarına dair hem içe dönük tartışmalar düzenlemeyi hedefler, hem de Türkiye genelinde kadın hareketinin bir parçası olan tüm kadınlarla birlikte tartışmaya ve birlikte örgütlenmeye yönelik tartışma zemini oluşturacak forumlar düzenlemeyi, koordinasyonlar oluşturmayı önerir. Kadın kurtuluş mücadelesinin devletten, sermayeden, erkeklerden ve erkek egemen ideolojiden bağımsız kadın örgütlenmesi perspektifinden geçtiğinin bilincinde olarak Bağımsız Kadın Örgütlenmesini destekler, kadın örgütleri içinde yer alır.
SDP’li kadınlar, tarihsel birikimleri, deneyimleri gelecek kuşaklara aktarmak için, gerek ortak dilin yaratılması gerekse bu birikimlerin zenginleştirerek ileriye taşıyabilmesine katkı sunması, kadın politikalarının sokağa taşınması için varolan ideolojik, politik yayınımız “Kadınların Kurtuluşu” gazetesini güçlendirmeyi, parti içi broşür dizileri çıkarmayı ve bunun hayata geçirilebilmesi için gerekli örgütlenmeyi gerçekleştirmeyi görev olarak kabul eder.
Tüm bunlardan hareketle SDP’li kadınlar; dayanışma içerisinde kendi örgütlenmeleriyle özgürleşme mücadelesi içerisinde kararlılıkla ve kesintisizce yol yürüyeceklerdir.
PARTİ DİSİPLİN YÖNETMELİĞİNE
Parti içinde yaşanan her türlü kadın sorununda, kadının bir kez daha mağdur olmasına izin vermeden bir çözüm üretmeye çalışmak; yaşanan sorunlardan dersler çıkarılmasını sağlamak ve sorunu yaratan ana kaynağın gereken yaptırımla bir daha tekrarına izin vermemek için herkesin gereken duyarlılığı göstermesi özel bir öneme sahiptir.
Gerek partimizde gerekse çevremizde yaşanan örnekler göstermektedir ki; gereken önemi göstermek kadar işleyişin kendisinin de buna uygun olması gerekmektedir.
Kadınlar yaşadıkları olaylar karşısında bir mağduriyeti yaşadıkları kadar sürecin sonrasında kamuoyu itibariyle ikinci bir mağduriyeti de yaşamaktadırlar.
Buda bir çok Kadının yaşadığı sorunları dile getirmesini engellemektedir. Suskunluk bir anlamda kadının yaşadığını unutmaya çalışması ve kendini ikinci bir infazdan kurtarması söz konusu gibi gözüküyor olsa da bu olayların çözülmesini, yaşanılandan dersler çıkarılmasını, erkek egemen ideolojinin kırılmasına hizmet etmemektedir. Bu ve bir çok nedenden dolayı kadınlar yaşadıklarını kendi dünyalarına hapsetmeyerek mücadele etmeliler.
1. Kadına yönelik yaşanılan her türlü olayın yaşayan ya da duyan ayrımı olmaksızın il kadın koordinasyonu’na ya da direk merkezi kadın koordinasyona bildirilmelidir.
2. Yaşanılan ya da öğrenilen olayın kadın koordinasyonuna bildirilmesinin ardından bulunulan bölgede koordinasyondan gerekli girişimler yapılacağından, konunun tartışmaya açılmasına, yorumların geliştirilmesine izin verilmemelidir.
3. Yaşanan olaylar karşısındaki erkeğin konumu, geçmişi, psikolojisi vs gibi nedenlerle yaşanan tutukluklar kadınların mağduriyetinin artmasına neden olmaktadır. İlkelerimiz bir bütündür. Cinsiyetçiliğe karşı tutumumuz diğer kararlarımızdan daha önemsiz değildir. Bu nedenle kadına yönelik cinsiyetçi yaklaşım içerisinde bulunan herkes bu yaptırımlarla karşılaşacağını bilmelidir. Bu bilinci herkes taşımalıdır. Sadece olayın açığa çıktığı durumlar için değil olayın açığa çıkmadığı, disiplinlere intikal etmediği durumlar da da kişi kendisini sorgulamalı ve yaptığı davranışın ağırlığını taşımalıdır.
Buradan hareketle tüzüğe;
a) Kadına yönelik fiziksel yada psikolojik, her türlü taciz, şiddet, baskı, aşağılama, egemenlik kurma kabul edilemez. Kadına yönelik yapılan özel alan dahil cinsiyetçi uygulamalar, her türlü şiddet, baskı, tehdit, cinsel taciz suç kabul edilir ve gerekli yaptırımlar uygulanır.
b) Psikolojik baskı, şiddet uyarıdan başlayarak tekrarları halinde artarak
c) Cinsel taciz, şiddet; süreli üyeliğin dondurulmasından başlayarak tekrarları halinde çıkarmaya kadar gerekli yaptırımlar uygulanır.
biçiminde eklenmesini öneriyoruz.
SEÇİM YÖNETMELİĞİNE
1. Yedekten çağrılma
a) Bilindiği üzere Parti organlarının sayısında bir eksilme olduğunda yedeklerden çağrılır. Kişi kabul etmediği takdirde ilgili görevden çekilmiş olur.
İlgili organda eksilme kadın olduğu takdirde çağrılma sıraya bakılmaksızın ilk kadın organa çağrılır.
Buradan öteye ek öneri: Kadın üyenin durumunun uygun olmadığını ifade etmesi durumunda diğer kadın yedek varsa sıra ona geçmiş sayılır. İkinci kadın yedek üye organa girmeyi kabul ettiği durumda birinci yedekte yer alan kadına pozitif ayrımcılık tanınarak yedek sırası saklı kalır. Ancak ikinci yedek kadında organda yer almak konusunda uygun olmadığını ifade ettiğinde başka yedek kadın üyede mevcut değilse birinci yedek kadın üye ya göreve dahil olur ya da sırasını kaybeder.
--------------------------------------------------------------------------------
SDP DİyarbakIr Partİ Temsİlcİlİğİ’nİn KurulmasI HakkInda Karar
(Oy çokluğuyla kabul edildi)
1. Kürt halkının sürdürdüğü mücadelenin bugünkü düzeyi ve mücadelenin ortaya çıkardığı ilişkilerin karmaşıklığı, Kürt özgürlük Hareketi ile partimiz arasındaki enternasyonalist ilişkileri yeni örgütsel araçların yardımıyla sürdürmeyi gerekli kılıyor.
2. Kürt sorunuyla ilgili, parti belgelerimizde, ikinci Olağan Konferans’ımızın kararlarında ortaya konan enternasyonalist ve devrimci perspektifli çizgimiz temelinde, somut koşullara bağlı olarak temellendirilen “ayrı örgütlenme” anlayışı ışığında Diyarbakır’da SDP Temsilciliği açılması karar altına alınmıştır. SDP Diyarbakır Temsilciliği, örgüt bürosunun yapacağı çalışmalara göre, yetkili parti organınca kurulacaktır.
3. SDP Diyarbakır Temsilciliği, Kürt halkıyla, onun örgütleriyle doğrudan ve ilk elden ilişki kurmak, partinin Kürt sorununa ilişkin çalışmalarına gerekli verileri sağlamak, gelişmeler karşısında Kürt halkına parti görüşlerini, yerinde verilecek tepkilerle iletmek, enternasyonal dayanışmayı daha da güçlendirmek görevini yerine getirecektir.
--------------------------------------------------------------------------------
12 Eylül Darbecİlerİ YargIlanmalI, Darbecİlerden Hesap Sorulmalı
(Oy birliğiyle kabul edildi)
1. Üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen, başta 12 Eylül Anayasası olmak üzere, 12 Eylül döneminin hukuksal düzenlemeleri hala yürürlükte bulunmaktadır. Anayasanın değiştirilemeyen geçici 15. maddesinin dokunulmazlık zırhıyla korunan darbeci generaller bir türlü yargılanamamaktadır.
2. Askeri darbelerin olduğu birçok ülkede darbe hukuku ortadan kaldırılmış, darbeciler yargılanmış ve mahkum edilmiştir.
3. 12 Eylül dönemiyle bir hesaplaşma yapılmadan, başta 82 Anayasası olmak üzere, 12 Eylül döneminin hukuksal düzenlemeleri ortadan kaldırılmadan, başta darbeci generaller olmak üzere, dönemin sorumluları yargı önüne çıkarılmadan, militarizmin geriletilmesi ve demokratikleşme yönünde ciddi adımlar atılması olanaksızdır.
4. Darbe ve militarizm karşıtı güçlerin birleşik mücadelesi sağlanarak, 12 Eylül’ün sorumlularıyla hesaplaşılabilir. O nedenle SDP, 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşmayı siyasal demokrasi mücadelesinin kopmaz bir parçası sayar.
5. SDP 12 Eylül hukukunun son bulması, darbecilerin yargılanması, sıkıyönetim mahkemelerinde verilen cezaların bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılması için yürüttüğü mücadeleyi yükselterek darbe ve militarizm karşıtı güçlerin mücadele birliğinin sağlanması için girişimlerde bulunmayı karar altına alır.
--------------------------------------------------------------------------------
Şemdİnlİ OlaylarI HakkInda Karar TasarIsI
(Oy birliğiyle kabul edildi)
1. Şemdinli olayları, 20 yıldır sivil halka karşı devlet iktidar güçleri tarafından yürütülen Gizli Savaş gerçeğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Doğrudan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı çalışan ve bir dizi bombalama ve cinayetin faili olan JİTEM/JİT elemanları ve itirafçı unsurlar, Şemdinli halkı tarafından suçüstü yakalandı. “Derin devlet”in üstünü örten Avrupa Birliği perdesi bir kez daha aralandı. Bu perdenin altından, Anayasa, yasa, hukuk, Kopenhag kriterleri, parlamento, yargı vb ilke ve kurumlarla alay eden Gizli Savaş ahtapotunun kolları kımıldıyor. Şemdinli halkının yakalayıp koparttığı işte bu ahtapotun kollarından yalnızca biridir ve bu kollar Ankara’ya uzanıyor.
2. Yakın tarih göstermiştir ki, onu Ankara’da yok etmedikçe Gizli Savaş ahtapotunun koparılan her kolu yeniden ve daha çok dallı budaklı ürüyor. Gizli Savaş ahtapotunun kolları tüm devlet aygıtını, parlamentoyu, medyayı, üniversiteleri bir kanser uru gibi sarmıştır. Arkasında örgütlü, kararlı ve her türlü bedeli ödemeye hazır bir halk gücü olmadıkça, hiçkimse, hiçbir parti, hiçbir TBMM soruşturması, hiçbir yargı organı, bu kanser urunu Türkiye’nin bedeninden koparıp atamaz. Susurluk soruşturmasının tüm kanıtlara rağmen örtbas edilmesi bu gerçeği kanıtlıyor.
3. Şemdinli ve bölge halkının direnişi tüm Türkiye’ye büyük bir ders verdi. Anayasa’nın, yasaların, TBMM’nin yargının karşısında “yenilmez” bir güç olan bu Gizli Savaş aygıtı, örgütlü halk kitlelerinin direnişi karşısında çaresizdir. SDP Şemdinli, Yüksekova, Hakkari ve tüm bölge halkının direnişini selamlıyor, bu direniş karşısında can veren Kürt yurtseverlerinin önünde saygıyla eğiliyor ve bu direnişlerin tüm Türkiye çapında yayılması ve derinleşmesini, Gizli Savaş aygıtını dağıtıp parçalamanın biricik yolu olarak görüyor. Ordu ve gerilla arasındaki savaş diyalogla, müzakere ile barışçı yollarla sona erdirilebilir, Gizli Savaş ise, halk direnişiyle Gizli Savaş aygıtını yok ederek bitirebilir.
4. Yakın tarih, Susurluk ve son Şemdinli olayları şu gerçeği ortaya koydu: Ordu güçleriyle gerilla güçleri arasında çoktan beri artık hiçkimseye mutlak bir zafer vaat etmeyen, buna karşılık, her an bir etnik iç savaşa dönüşme ve giderek bölgesel savaşlara neden olma potansiyeli taşıyan bugünkü savaşa, taraflar arasında onurlu bir barışla son vermenin önündeki asıl engel Gizli Savaş aygıtıdır.
5. Gizli Savaş aygıtının temelleri Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle, emperyalizmin ve yerli sermayenin çıkarlarını korumak için atıldı. Onun ilk evredeki işi, bir dizi askeri darbeyle, bir dizi suikast ve çökertme yöntemiyle Türkiye işçi sınıfı örgütlerini ve onun politik devrimci güçlerini yok etmeye çalışmak oldu. Son 20 yıldır bu savaş aygıtı Kürt yoksullarının örgütlerini, onun devrimci öncüsünü yok etmek için gizli bir savaş yürütüyor.
6. Gizli Savaş’ın temel gücü NATO konsepti çerçevesinde kurulan ve NATO ülkeleri içinde yalnızca Türkiye’de dağıtılmayan kontrgerilladır. Geçmişte sola karşı bu kontrgerilla nasıl faşist unsurları örgütlediyse, şimdi de Kürt özgürlük hareketine karşı Korucuları kullanıyor. Gizli Savaş aygıtının en kirli ve kanlı tetiköi gücünü itirafçılar güruhu oluşturuyor. Gizli Savaş’a son vermek için, kontrgerillayı, koruculuğu ve itirafçılığı tasfiye etmek gerekiyor.
7. Gizli Savaş aygıtının bu militer ve paramiliter güçlerinin yanısıra, onun sivil güçlerini, medyadaki psikolojik savaş unsurları, sözde “sivil toplum örgütü” biçiminde örgütlenen emekli kontrgerilla subayları, artık parti biçiminde örgütlenen emekli istihbaratçılar ve polis şefleri ve tüm Gizli Savaş aygıtına gerekli düşünsel temeli hazırlayan Stratejik Araştırma Kurumları oluşturuyor.
8. Gizli Savaş aygıtının kullandığı kirli unsurlar tarafından yürütülen tüm faaliyetin ekonomik temelli uyuşturucu, kaçakçılık ve fuhuştan elde edilen karaparadır. Gizli savaş aygıtının mafyayla içiçe geçmesi bu nedenledir.
9. Gizli Savaş aygıtı aynı zamanda uluslararası istihbarat örgütleriyle, CİA ve ABD’nin pek çok ülkede benzeri yıkıcı faaliyet yürüten terörüst örgütleriyle de içiçedir.
10. SDP, savaşın görünen yüzü olan Ordu-Gerilla çatışmalarına son vermek için bu Gizli Savaşa son vermenin zorunluluğunu anlamayan çevrelerin derin bir yanılgı içinde olduğunu vurgular. Barışın, özellikle PKK’nin silah bırakmasıyla gerçekleşeceğine dair yaygın inanış Gizli Savaş gerçeğini görmezden geliyor. Bu inanış özellikle liberal aydın çevrelerde Kürt özgürlük hareketine karşı kuşku ve giderek tepkilere dönüşüyor. Halk kitleleri arasında Açık Savaşta verilen asker kayıpları sert bir öfkeye yol açıyor. Bunun doğal sonucu, savaşın sorumluluğunu tek taraflı olarak Kürt özgürlük hareketine yüklemek oluyor.
11. Açık Savaş’ta Ordu’nun hedefi PKK’nin askeri kolunu yok etmektir. Bunun gerçekleşmediği artık Ordu tarafından da kabul ediliyor. O nedenle tek alternatif barıştır. Ama Gizli Savaş’ın hedefi bütünüyle farklıdır. Gizli Savaş aygıtı, Kürt sorununu devlet çıkarları temelinde çözmek için, Kürtlere boyun eğdirmek, onun ulusal kimliğinin bilincine varmasını önlemek, her türlü ulusal birliğini ve örgütlenmesini yıkmak ve uzun erimde Kürt coğrafyasında etnik arındırma da içinde olmak üzere, her türlü yöntemle tıpkı geçmişte Ermeni sorununda olduğu gibi, Kürt sorunundan “kurtulmak”tır. Oligarşik devlet iktidarının Kürt sorunundaki bu stratejik yönelimi sivil halka karşı Gizli Savaş’ın nedenidir ve Ordu-Gerilla savaşı sona erse bile, bu stratejinin gereği olarak gizli savaş sürecektir.
12. Gizli Savaş Kürt halkının her türlü araç ve yöntemle yürüttüğü direnişe tartışma götürmez bir meşruiyet veriyor. Sorun, şu ya da bu demokratik hakkın kağıt üzerinde verilip, verilmemesi değil, işte bu Gizli Savaş’a, onun tüm aygıtını yok ederek son verme sorunudur. Çünkü hiçbir demokratik hak, bu Gizli Savaş aygıtı karşısında hiçbir anlam kazanmayacaktır.
13. Şemdinli olayları, bir kere daha göstermiştir ki, Kürt sorununda barışçı çözümün temel koşulu Gizli Savaş aygıtını dağıtmaktır. Ateş Kes vb yöntemler, demokratik güçler, savaş karşıtları bu hedefe yöneldikleri ölçüde yararlıdır.
SDP 2. Olağan Konferansı bu görüşler temelinde aşağıdaki talepler için mücadeleyi karar altına alır:
1. Gizli Savaş aygıtı dağıtılmalıdır. Kontrgerilla, onun ordu ve polis içindeki merkezleri açığa çıkarılmalıdır.
2. Koruculuk kurumuna son verilmeli, halka karşı suç işleyenler yargılanmalıdır.
3. İtirafçıların devletle tüm bağları sona erdirilmeli, bunların Gizli Savaş boyunca işledikleri suçlar ortaya çıkarılmalı ve yargı önüne çıkarılmalıdır.
4. Medya çalışanları, kendi aralarına sızan Gizli Savaş unsurlarını ortaya çıkartmalı, yalıtmalı ve onların dezenformasyon faaliyetine engel olmalıdır.
5. Şu ya da bu politik ya da yarı politik örgütlere üye olan emekli Subay ve polisler silahsızlandırılmalıdır.
6. Gizli Savaş’ın ekonomik temelini çökertmek için, tüm toplumsal muhalefet güçleri mafyaya karşı mücadele etmelidir.
7. Konferans Gizli Savaş’ı sona erdirmek ve Gizli Savaş aygıtını karşılamak hedefini esas olarak halk kitlelerinin örgütlü, aktif mücadelesiyle ulaşılabileceğini, bu mücadelenin devrimci, demokratik, toplumsal değişim sürecinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular.
--------------------------------------------------------------------------------
Bİr Kez Daha Sendİkal Hareketİn
Bİrlİğİ ve Yenİden YapIlanmasI Yolunda...
1. Sendikal hareketin sorunları büyüyor, krizi derinleşiyor, kan kaybı sürüyor. Bu iki yıllık zaman diliminde sendikal hareketin işçi sınıfının ve emekçilerin temel ekonomik, demokratik ve sosyal sorunlarına yaklaşımı ve izlediği mücadele çizgisi bu saptamayı doğruluyor. Sendikal hareket devletten ve sermayeden bağımsız bir sendikal mücadele yoluna girmeksizin, işçilerin, emekçilerin özgücünü, irade ve inisiyatifini temel alan demokratik sendikal yapıları yeniden inşa etmeksizin, güçlerini demokratik bir konfederal merkezde birleştirmeksizin krizini aşması ve başarılı olması olanaksızdır. Bu saptama aynı zamanda SDP’nin I. Konferans’ta aldığı “sendikal hareketin birliği ve yeniden yapılanması” başlıklı kararın önümüzdeki dönemde de geçerliliğini koruduğunu gösteriyor.
2. Türkiye, temel politik tezlerde de belirtildiği gibi 3 Ekim 2005’te AB ile tam üyelik müzakerelerine başlanmasıyla, yeni bir döneme girmiş bulunuyor. Bu yeni dönem, işçilerin, emekçilerin, kent ve kır yoksullarının insanca ve onurlu yaşam özlemlerinin liberal hayaller doğrultusunda istismar edileceği emek karşıtı “kapitalist değişim süreci” olacaktır. Bu süreç boyunca kamu hizmetlerinin ticarileştirilerek kapitalist piyasaya açılması, KİT’lerin özelleştirilmesi yoluyla yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmesi sürecektir. Esnek üretim, kuralsız çalıştırma ve taşeronlaştırma yaygınlaşacak, sosyal haklar sistematik biçimde budanacak, kadın ve çocuk emeği amansızca sömürülecek, gelir dağılımındaki adaletsizlik derinleşecek ve emeğin iç rekabeti sürekli kışkırtılarak her düzeyde emeğin yağmalanması sürecek ve sömürü azgınlaşacaktır.
3. Temel kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirme politikalarının ekonomik temeli, yalnızca emperyalizmin neo-liberal dayatmalarının ya da İMF programlarının sonucu değil, Türkiye kapitalizminin çıkarlarının ve yapısal ihtiyaçlarının da sonucudur. AKP eliyle ödünsüz ve sistematik biçimde uygulanan “liberal tasfiye programı”na ve “devleti yeniden yapılandırma” girişimlerine Türkiye kapitalizminin temel yapısal ihtiyaçları yön veriyor. Bu taktik bir süreç değil, stratejiktir ve bütün yasal ve benzeri düzenlemelere bu stratejik doğrultu yön veriyor.
4. Telekom ve Erdemir özelleştirmelerinde de görüldüğü gibi milliyetçi ve militarist çevrelerin “ulusal çıkar” demagojisi işçi ve emekçiler üzerinde derin etkiler yaratmış ve mücadele sınıfsal özünü yitirmiştir. Bilinçleri bulandıran ve milliyetçi ajitasyonla sınıfsal özü gizlenen bu “kapitalist değişim süreci”nin sınıfsal iç yüzünü açığa çıkartmanın ve emek düşmanı bu programı yenilgiye uğratmanın biricik yolu bu sürece karşı yürütülecek anti kapitalist mücadeleyi, demokrasi mücadelesinin eksenindeki militarizme, şovenizme ve milliyetçiliğe karşı mücadeleyle birleştirmekten ve bu mücadeleye enternasyonalist boyut kazandırmaktan geçiyor.
5. Son zamanlarda milliyetçi ve militarist güçlerce Kürt özgürlük hareketine karşı yükseltilen şovenist dalga ve milliyetçi histeri Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerini Kürt işçi sınıfı ve emekçilerine karşı kışkırtarak içten içe bölüyor ve güçten düşürüyor. DİSK yönetiminin, yükseltilen bu şovenist dalga ve milliyetçi histerinin etkisiyle “ulusalcılığımızdan vazgeçmeyiz, bölücülerle yan yana olmayız” gerekçesini ileri sürerek DİSK’i en çok mağdur eden “12 Eylül’le Hesaplaşma Mitingi”nden çekilmesi ve yüzünü milliyetçi ve militarist güçlere dönmesi bir rastlantı değildir. Egemen güçlerin Kürt sorununda izledikleri inkar ve asimilasyona dayalı militarist politikaları etkili kılan ve halklar arasındaki kardeşlik duygularını zayıflatan şovenizme ve milliyetçiliğe karşı mücadele etmek, şovenizmin ve milliyetçiliğin Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri üzerindeki etkilerini kırmak, işçi sınıfının birliği ve yeniden yapılanmasının, diğer yandan ezilen bir ulus olarak Kürtlerin kolektif haklarına ve kendi geleceğini belirleme sürecine sahip çıkmanın, bir başka değişle Kürt sorununun demokratik siyasi yöntemlerle çözümünün yolunu açabilmenin asgari koşuludur.
6. Bu süreç aynı zamanda “demokratikleşme” kisvesi altında devletin ve sermayenin temel stratejik yönelimleriyle çelişen amaç ve ilkelere sahip sendikalara karşı kapsamlı bir “tecrit ve tasfiye politikası”nın uygulanacağı, öte yandan “AB’ye uyum” adı altında bu örgütlerin “bağımsız sınıf örgütü” olmaktan uzaklaştırılarak “sivil toplum örgütü”ne dönüştürmek için, “psikolojik savaş taktiği” dahil her türlü yönteme başvurulacağı bir süreç olacaktır. KESK bünyesindeki en kitlesel ve en etkili sendikalardan olan Eğitim-Sen’in tüzüğünden “anadilde öğrenim” ilkesinin çıkartılması için yargı yoluyla yapılan darbe bunun kanıtıdır.
7. Sosyalist siyasal çevrelerde de ideolojik etkilerini gösteren bu sürecin her düzeydeki (ideolojik, politik, ekonomik, sosyal, kültürel vb.) özgün sınıfsal karakteri, katı ve uzlaşmaz tavrı karşısında sorunları ödün vererek, “sosyal diyalog”la aşabileceğini varsayan sol liberal hayallere yer olmadığını, öte yandan milliyetçi ajitasyonla sözde “yabancı tekelci sermaye”ye karşı mücadele ettiğini varsayan sol milliyetçi eğilimlerin de, gerçekte “yabancı tekelci sermaye”nin organik bir parçası konumundaki “yerli tekelci sermaye”ye destek vermekten, onun devletini güçlendirmekten başka bir işe yaramadığını gösteriyor. Emperyalizme karşı mücadele Türkiye kapitalizmine karşı mücadeleden ayrılamaz.
8. Konferans, SDP’nin I. Konferans’taki “sendikal hareketin birliği ve yeniden yapılanması” başlıklı kararını bir kere daha teyit ediyor. Yukarıdaki görüşler temelinde ekonomik, demokratik ve sosyal mücadele alanlarında (sendikalar, dernekler vb.) süren mücadelenin bu karardaki temel prensipler doğrultusunda yürütülmesini ilan ediyor. SDP, bu temel prensiplere bağlı olarak,
a) İçe ve dışa yönelik “yeni dönemin” kapitalist yapısal özelliklerini ve sınıfsal karakterini bilince çıkartacak (seminer, eğitim çalışması, panel vb.) ve işçi sınıfı üzerindeki olumsuz etkilerini kıracak çalışmaları yapar.
b) “Formel veya enformel sektör” ayrımı yapmaksızın işçi ve emekçilerin her düzeydeki ve sektördeki örgütlenme çalışmaları içerisinde yer alır, onlara destek verir, dayanışma içerisinde olur.
c) “İşçi-memur-sözleşmeli” biçimindeki yapay ayrımları aşarak emeğin bağımsız çıkarları doğrultusunda ortak örgütlenmesi ve birleşik mücadelesinin yolunu açacak çalışmaları yapar, girişimlerde bulunur.
d) Sendikal muhalefeti birleşik bir zeminde birleştirmek ve harekete geçirmek inisiyatif alır.
e) Sendikal alanda “etkili ve örgütlü bir siyasal çevre faaliyeti” yürütmek için eksik ve yetmezliklerini hızla gidererek, işçi sınıfı ve emekçiler arasında görüşlerini yaygınlaştıracak, etki alanlarını genişletecek, araçları üretecek, kadro birikimini sağlayacak çalışmaları yapar.
f) SDP’nin sendikal alandaki siyasal çevre örgütü Devrimci dayanışma Hareketi’nin örgütlenme modelinde yer alan işçi-emekçi bürosu adındaki parti organlarının görev ve yetkileri aynı kalmak koşuluyla (Merkez, il, ilçe) “sendikal büro” olarak değiştirilmesini karar altına alır.
--------------------------------------------------------------------------------
Sanat ve SanatçIlarla İlgİlİ Karar
(Oy çokluğuyla kabul edildi)
Konferans, sanatın ne sadece araç ne sadece amaç olduğunu savunur.
Sosyalist Demokrasi Partisi, üyelerinin gelecek toplum tasavvurumuzun da bir gereği olarak sanatla ilgilenmesini teşvik eder. Sanatçılarla onların bağımsız örgütlenme ve mücadele biçimlerini yadsımaksızın yaratıcı ilişkiler kurmaya özen gösterir. Bu ilişkilerin hem kadro profilimizi zenginleştireceğini hem de sanat çevrelerinin yüzünü sosyalizme çevirmesinin bir imkanı olarak görür
<< Home